O kapı hep vardı.
Yalnızdı duvarın rengi,
Tenhaydı pencerelerin önü.
Onaramadık seni ey ömür!
Geçkin gülüşlerdin, uzun efkârlar.
Geçtin yanımızdan,
Kırılmış camekânlardan.
Eski dükkânların kokusu kaldı bize.
Çarşıların cıvıltısı,
Bir de uzun şarkılar.
O kapı hep vardı.
Geçerken konaklardan,
Kerpiç evlerden,
Yüzyıllık masallar hatırlanırdı.
Biriktirdiğimiz eski hayatlar vardı hep.
O kapıdan geçen gölgelerden,
Kendi güncelerimize eklediğimiz.
O kapı hep vardı,
Oradaydı kökleri o çınarın,
Sesi o kuşların.
Avluların, konakların, yangınların,
Islak imzalı şiirler,
Mavi mürekkep bir zamanda yazılmıştır. Şiirlerimden bir kuş uçur,
Vakit tamam, parklarda o beklenen yağmur...
Artık sesimizi toplayabiliriz.
Bu dağınık atlastan.
Belki güzel bir cümle kurarız.
Yaprak dökümü bu şehirde,
Yağmurdan artakalan hüzünlerimiz olsun, Bütün mevsimlerden bir tutam sen,
Bir sözden çıkıp gelsen.
İnsanlar ve şehirler, bazen bir kapının eşiğinde biriktirir bütün ömrünü. Kapıdan içeri girenler değişir, zaman değişir, hayat değişir; çoğu kez kapılar, insanın geçmişe açılan yüzü olarak kalır, bazen bir zamanın içine açılır. Önünden geçerken insan, ardında kimin yaşadığını merak etmekten çok, orada nasıl bir hayatın yaşandığını düşünür. Bir annenin akşam ezanına karışan sesini, avluda oynayan çocukların telaşını, gölgeli bir duvar dibinde koyulaşan sohbetleri, yıllarca aynı dükkânın kepengini açıp kapatan esnafın yüzünü hatırlar. O kapılar, bir zamanlar hayatın kendisi olarak öne çıkar. Şimdi çoğu sessizdir; fakat sessizlik, bu şehirde unutulmak anlamına gelmez. Sur içinde kaldırımlar, sokaklar, dut ağaçları birer şarkı gibi geçmişi fısıldar.
Diyarbakır, taşın mimari bir malzeme, sokağın iki duvar arasındaki geçit, kapının bir giriş olmadığını insana öğreten şehirlerden biridir. Burada her taşın bir hikâyeye, her sokağın bir hatıraya, her avlunun kendine özgü bir sese sahip olduğu düşünülür. Bazaltın koyu renginde zamanın ağırlığı, kerpiç evlerin yorgun yüzünde insanın kırılganlığı, eski konakların geniş avlularında ise birlikte yaşamanın inceliği saklıdır. Şehir, bütün bunları biriktirerek kültür dediğimiz o büyük ve görünmez yapıyı kurar. Şehrin kalbi bu ritimle atar, tıpkı bir insanın gözleri gibi ışıkları parlar, caddeleri türkülere uzar, bulvarları geçkin gülüşlerin suretini kuşanır. Kültür, bütün bunların akışıdır; müzelerde korunan eserlerden, kitaplara geçirilmiş bilgilerden, törenlerde tekrarlanan geleneklerden haberdardır. Belki de sevinci paylaşma, acıyı taşıma, misafiri ağırlama, sözü dinleme, suskunluğu anlama biçimidir şehirdir. Bir çocuğun büyüklerinden duyduğu masalda, bir ustanın çırağına öğrettiği incelikte, bir dengbêjin sesinde, bir annenin ninnisinde, bir esnafın müşterisine gösterdiği hürmette yaşar. Diyarbakır’ın kültürel kimliği de biraz böyle oluşmuştur: Yazılı tarihle sözlü anlatının, taşla şiirin, müzikle belleğin, gündelik hayatla medeniyetin birbirine karıştığı uzun bir yolculukta.
Bu şehirde geçmiş, bütünüyle geride kalmış bir zaman değildir. Surların gölgesinde yürürken insan, yalnızca eski bir savunma yapısına bakmaz; kuşatmaların, ayrılıkların, direnişlerin ve yeniden başlamaların izlerini de görür. Hevsel Bahçeleri’ne doğru uzanan bakış, yalnızca yeşilliğe değil, yüzyıllar boyunca insanla doğa arasında kurulmuş bir hayat ortaklığına yönelir. Dicle, şehrin kıyısından akarken nice hikâyeyi alıp götürmüş, nice hikâyeyi de kıyılarında bırakmıştır. Amida Höyüğü’nde üst üste biriken medeniyet katmanları, bugünün Diyarbakır’ının tek bir zamana sığmayacağını hatırlatır. Diyarbakır, geçmişle konuşmayı sürdüren bir şehirdir, insanlar şarkılarla gezer.
Bir konağı onarmak, onun taşlarını kurtarabilir; fakat o konakta yaşanmış hayatı kendiliğinden geri getiremez. Bir çarşıyı yenilemek, dükkânların kapılarını açabilir; ama eski esnafın birbirini tanıdığı, insanların alışverişin ötesinde hâl hatır sorduğu, sözcüklerin bile kendine özgü bir sıcaklık taşıdığı dünyayı tek başına kuramaz. Kültürel miras, mekânın korunması kadar, o mekâna anlam veren insan ilişkilerinin, anlatıların ve alışkanlıkların da yaşatılmasıyla mümkündür. İnsanın kalbi, mekânın da kalbidir.
Belki bu yüzden Eski Diyarbakır sokaklarında yürürken insanın içine anlaşılması güç bir hüzün çöker. Kırılmış bir camekân, kapanmış bir dükkân, avlusuna artık ses ulaşmayan bir konak, yalnızca geçmişin kaybını düşündürmez; geleceğe neyi aktaracağımız sorusunu da önümüze koyar. Zaman, her şeyi kendi hâline bırakarak korumaz. Bazı şeyler yaşatılmadıkları için kaybolur. Bazı kelimeler konuşulmadıkça unutulur, bazı türküler söylenmedikçe eksilir, bazı hikâyeler anlatılmadıkça bir daha geri dönmemek üzere sessizliğe karışır.
Dengbêjlerin sesinde hayat bulan sözlü kültür, bu şehrin en güçlü hafıza damarlarından biridir. Bir kılamda bazen bir insanın ömrü, bazen bir ailenin hikâyesi, bazen de bir coğrafyanın ortak acısı saklıdır. Sözcükler anlatanın sesini, nefesini, bekleyişini ve dünyaya bakışını da taşır. Yazının henüz ulaşmadığı ya da yazının tek başına anlatmaya yetmediği nice duygu, kuşaktan kuşağa sesle aktarılır. Böylece kültür, bir arşivin raflarında değil, yaşayan insanların belleğinde yol alır.
Bu sözlü mirasın yanında Diyarbakır’ın edebiyat geleneği de şehrin kültürel kimliğine derinlik kazandırır. Ali Emîrî Efendi’nin kitaba ve yazma eserlere gösterdiği emekAhmedArif’in şiirinde yankılanan halkın sesi, farklı dönemlerde yetişen şair ve yazarların eserleri, bu coğrafyanın sözü nasıl bir hafıza biçimine dönüştürdüğünü gösterir. Diyarbakır, şiirin doğduğu, beslendiği ve kendi dilini aradığı bir edebiyat iklimidir.
Şehrin edebiyatla ilişkisi, taş sokakların şiirsel görünümünden ibaret değildir elbette. Asıl mesele, insanın yaşadığı yerle kurduğu bağın kelimelere dönüşmesidir. Bir şair, surlara bakarken yalnızca geçmişi görmez; bugünün insanını, kaybolan komşulukları, değişen hayatları, büyüyen yalnızlığı da görür. Bir yazar, eski bir kapıyı anlatırken aslında o kapının ardında biriken hayatları, insanların birbirine değme biçimlerini ve zamanın içimizde açtığı yarıkları anlatır. Şehir böylece coğrafya olmaktan çıkar, insanın kendisini anlamaya çalıştığı bir metne dönüşür.
Diyarbakır’ın kültürünü yaşatmak, bu metni yeni kuşaklara okuyabilme imkânı vermektir.
Bugün şehrin kültürel geleceğini düşünürken bir yandan tarihi mimarinin korunmasını öte yandan, bu yapılara anlam veren hayatın da sürdürülmesini önemsemeliyiz. Çocukların surların tarihini öğrenmesi kadar, yaşadıkları mahallenin hikâyesini dinlemesi; gençlerin şiir okuması kadar, büyüklerinin anlattığı bir masalın neden unutulmaması gerektiğini kavraması da önemlidir. Okulların, kütüphanelerin, müzelerin, kültür merkezlerinin ortak çabası, şehrin geçmişini geleceğe bağlayan bir kültür köprüsü kurabilir.
Bir çocuğun dedesinden duyduğu bir kelimeyi defterine yazması, eski bir fotoğrafın hikâyesini kayda geçirmesi, bir dengbêjin anlatısını dinlemesi, yaşadığı sokağın tarihini araştırması küçük işler gibi görünebilir. Oysa kültürel devamlılık, çoğu zaman böyle küçük ve sahici karşılaşmalarla sağlanır. Şehir, kendi hikâyesini yeni kuşaklara anlatabildiği ölçüde geleceğe hazırlanır. Çünkü hafıza, yalnızca geçmişi saklamak için değil, geleceğe yön verebilmek için de gereklidir.
Bir de yağmur var bu şehrin hafızasında.
Bulut izlerinin değdiği gözler, kirpikler.
Diyarbakır’a yağmur yağdığında taşların rengi koyulaşır, sokakların sesi değişir. Surların yüzünde eski bir zaman belirir; avluların sessizliği derinleşir. Yağmur, bazen bir mevsimin habercisi, bazen çocukluğun uzak bir hatırası, bazen de insanın kendisine dönmesini sağlayan ince bir bahanedir. Pencerelerin önünde bekleyenler, kapı eşiklerinde oyalananlar, eski çarşıların kokusunu özleyenler için her yağmur biraz geçmişe benzer. Çünkü insan, bazı şehirleri orada bıraktığı zamanlarla da sever.
Belki bütün mesele, o eski kapının hâlâ orada olduğunu bilmektir. Ardındaki hayat değişmiş, avlusundaki ağaç yaşlanmış, penceresinden bakan gözler başka yerlere göçmüş olabilir. Yine de kapı, geçmişle bugün arasında sessiz bir eşik olarak durur. Önünden geçen her insan, farkında olsun ya da olmasın, o eşiğin üzerinden kendi hikâyesinden bir parça bırakır.Diyarbakır’ın kültürü de böyledir. Bir yanı tarihin derinliğine, bir yanı bugünün telaşına, öteki yanı henüz yazılmamış hikâyelere açılır. Surlarında zamanın izleri, sokaklarında hayatın telaşı, dengbêjlerin sesinde sözün hafızası, şairlerinin dizelerinde insanın bitmeyen arayışı vardır. Bu şehri sevmek, yalnızca onun geçmişine hayranlık duymak değildir; bugünkü hayatını anlamak, değişirken kaybettiklerini fark etmek ve yarına taşıyabileceklerini korumaktır.
Şehirler de insanlar gibi onarılmaya ihtiyaç duyar. Bazen bir duvarın çatlağını kapatmak, bazen unutulmuş bir türküyü yeniden söylemek, bazen eski bir dostun adını hatırlamak, bazen de bütün dağınıklığın içinden sahici bir cümle kurmak gerekir. Kültür, bu onarımın adıdır biraz da. Geçmişin kırık parçalarını bir araya getirerek bugüne anlam vermek, bugünün içinden yarına uzanacak bir iz bırakmak…
O kapı hep vardı.
Belki bundan sonra da orada duracak. Önünden yeni kuşaklar geçecek, başka çocuklar o taşlara dokunacak, başka şairler o sokaklarda kendi cümlelerini arayacak. Bir gün biri, yağmurdan sonra koyulaşan bazalt taşlara bakıp eski bir şarkıyı hatırlayacak. Bir başkası, bir dengbêjin sesinde kendi geçmişinden bir parça bulacak. Ve şehir, bütün yorgunluğuna rağmen, yeniden anlatılmaya başlayacak.
Çünkü Diyarbakır, anlatıldıkça çoğalan şehirlerdendir. Onun kültürü, geride kalanların mirası olduğu kadar, bugün yaşayanların sorumluluğu ve yarın doğacakların hakkıdır. Vakit tamamlandığında, geriye belki birkaç fotoğraf, birkaç şiir, eski bir kapı ve yağmurdan sonra taşların üzerinde kalan ince bir koku kalacak. Ama bir şehir, kendisini anlatacak insanlar bulduğu sürece bütünüyle kaybolmaz.
Yeter ki birileri o kapının önünde dursun, sesini biraz alçaltsın ve geçmişin içinden bugüne ulaşan o ince sesi duymaya çalışsın. Belki o zaman, bütün mevsimlerden bir tutam alıp yeni bir cümle kurabiliriz. O zaman Diyarbakır, bir kez daha kendi hikâyesinden çıkıp bize gelir.
Ferman Salmış




