İnsan, yeryüzüne yaşamak için geldi. Bununla yetinmedi o, yaşadığı dünyaya bir anlam vermek, taşın üzerine bir işaret bırakmak, karanlığın içine bir ışık yakmak ve kendi varlığını aşan bir güzellik kurmak için de geldi. Belki de insanın yeryüzündeki en büyük sırrı budur: Kendisine verilmiş olan dünyayla yetinmeyip ona yeni bir dünya ekleyebilmesi. Bir mağaranın duvarına çizilen ilk resimden gökyüzüne yükselen kubbelere, bir sazın telinden yükselen ezgiden bir şairin kelimeler arasında kurduğu sonsuzluğa kadar sanat, insanın dünyayı yalnızca değiştirmesinin değil, onu anlamlandırmasının da en güçlü biçimidir.
İnsan düşünen bir varlıktır, konuşan bir varlıktır, çalışan ve üreten bir varlıktır. Fakat insan bütün bunlarla yetinmez. İnsan aynı zamanda estetize eden bir varlıktır. Bir taşı yalnızca taş olmaktan çıkarıp heykele, bir sesi ezgiye, bir kelimeyi şiire, bir boşluğu mimariye dönüştüren şey, insanın estetik zekâsıdır. Bu zekâ, insanın dünyaya bakış biçimini değiştirir. Çünkü sanat yalnızca güzel olanı üretmez; güzel olan aracılığıyla hakikati görünür kılar. Bazen bir tablo, yüzlerce sayfanın anlatamadığını anlatır. Bazen bir türkü, bir halkın yüzyıllık acısını tek bir ezgide taşır. Bazen bir şiir, insanın kendi içine açılan kapıyı aralar.
Sanatın büyülü gücü biraz da buradan gelir. Sanat, görünenin ardındaki görünmeyeni sezdirir. İnsanın gündelik hayat içinde unuttuğu duyguları yeniden uyandırır. Kendi sesinden uzaklaşmış bir insanı yeniden kendisine yaklaştırır. Çünkü insanın içinde yalnızca akıl yoktur; hatıralar, özlemler, korkular, umutlar, merhamet ve sevgi de vardır. Sanat bütün bu dağınık parçaları bir araya getirerek insanın iç dünyasında görünmez bir bütünlük kurar.
Belki de sanatın en büyük başarısı, insanı kendi sınırlarının ötesine taşımasıdır. İnsan bir resme baktığında yalnızca renkleri görmez; bir insanın dünyaya nasıl baktığını da görür. Bir müzik dinlediğinde yalnızca sesleri işitmez; başka bir ruhun titreşimlerine dokunur. Bir şiir okuduğunda yalnızca kelimeleri anlamaz; başka bir insanın acısına, sevincine, yalnızlığına ve umuduna ortak olur. Bu yüzden sanat, insanlar arasında görünmez köprüler kurar. Dili, dini, coğrafyayı, zamanı ve kültürel farklılıkları aşarak insanı insana yaklaştırır.
Medeniyetlerin gerçek büyüklüğü de burada aranmalıdır. Bir medeniyeti inşa ettiği sürece insanlık büyür. Medeniyet, insanın ne kadar yüksek yapılar kurduğundan önce, ne kadar yüksek bir insanlık fikri kurabildiğiyle ilgilidir. Bir toplumun gerçek zenginliği, kelimelerinin inceliğinde, musikisinin derinliğinde, mimarisinin zarafetinde, çocuklarına bıraktığı hikâyelerde ve başka insanların acılarına gösterdiği merhamette saklıdır. İnsanın büyük dehası yıkmak değil onarmaktır. Çünkü yıkmak kolaydır; yapmak emek ister. Bir şehri yakmak bir gecelik öfkeye, bir şehri kurmak kuşaklar boyunca sürecek bir sabra ihtiyaç duyar. Bir insanı incitmek birkaç kelimeyle mümkündür; onun yarasını iyileştirmek ise zaman, anlayış ve merhamet ister. Savaşmak çoğu zaman insanın ilkel dürtülerine teslim olmasıdır; barışmak ise aklın, vicdanın ve ahlakın zaferidir. Nefret etmek kolaydır; sevmek ise insanın kendisini aşmasını gerektirir.
Bu nedenle sanat, insanın yıkıcı tarafına karşı kurulmuş en güçlü yapılardan biridir. Sanatın olduğu yerde insan, karşısındaki kişiyi yalnızca bir düşman olarak göremez. Çünkü sanat bize başkasının hikâyesini anlatır. Bir roman bize hiç tanımadığımız bir insanın hayatını yaşatır. Bir film, başka bir coğrafyanın acısını gözlerimizin önüne getirir. Bir türkü, hiç bilmediğimiz bir annenin yasını içimize taşır. Bir şiir, başka bir çağda yaşamış insanın kalp atışını bugün duyurur. Böylece öteki dediğimiz insan, yavaş yavaş bize dönüşür.
Sanatın insancıl gücü tam da bu dönüşümde ortaya çıkar. Sanat, “öteki”ni insanlaştırır. Onun yüzünü, sesini, hikâyesini ve kırılganlığını bize gösterir. İnsan yüzü görünmez olduğunda öldürmek kolaylaşır. İsimler kaybolduğunda acılar sıradanlaşır. Hikâyeler susturulduğunda insanın vicdanı da susmaya başlar. Sanat ise yüzleri geri getirir. İsimleri hatırlatır. Hikâyeleri yaşatır. Unutmanın karşısına hafızayı, nefretin karşısına empatiyi, şiddetin karşısına merhameti koyar.
Bu yüzden hayatın kenarında duran lüks bir uğraş hiç değildir. Sanat, insanın kendisini insan olarak kurma biçimlerinden biridir. Bir toplumda sanatın gerilemesi estetik bir kayıp olduğu kadar vicdanın, hayal gücünün ve düşünsel derinliğin de yoksullaşmasıdır. Çünkü hayal gücünü kaybeden insan, başka türlü bir dünyanın mümkün olduğunu düşünemez. Başka türlü bir dünyanın mümkün olduğuna inanmayan insan ise mevcut dünyanın bütün kötülüklerini kader sanmaya başlar.
Oysa sanat bize başka dünyaların mümkün olduğunu söyler.
Bir ressam boş bir tuvale baktığında orada henüz olmayan bir dünyayı görür. Bir besteci sessizliğin içinden bir ezgi çıkarır. Bir mimar henüz kurulmamış bir yapının çizgilerini zihninde taşır. Bir şair henüz söylenmemiş bir cümlenin peşine düşer. Sanatçının yaptığı aslında yoktan bir dünya yaratmak değil, görünmeyen bir ihtimali görünür hâle getirmektir. Bu yönüyle sanat, insanlığın geleceğine dair bir tasavvurdur.
Medeniyet de zaten önce zihinde kurulur. Taş, zihindeki tasarımdan sonra duvara dönüşür. Köprü, önce iki yakayı birbirine bağlama düşüncesidir. Bir okul, gelecekteki insanınhayalidir, tasarımıdır. Bir kütüphane, insanlığın hafızasını koruma iradesidir. Bir müze, geçmişi geleceğe taşıyan bir vicdan mekânıdır. İşte sanat, bütün bu tasarımların ruhunu besler.
Medeniyet tasavvuru, insanı üreten, koruyan, güzelleştiren ve anlamlandıran bir varlık olarak görmelidir. Şehirler kültürle de inşa edilir. Sokaklar yalnızca yollar değildir; hatıraların yürüdüğü mekânlardır. Meydanlar, insanların karşılaşma ve birbirini tanıma alanlarıdır. Evler, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin küçük evrenleridir. Dolayısıyla mekânla insan arasındaki bağ, kültür ve sanat inceliği ile dokunduğunda anlam kazanır. Bu nedenle sanat ile medeniyet arasında kopmaz bir bağ vardır. Sanatın olmadığı bir medeniyet, teknolojik olarak gelişmiş olabilir ama ruhen eksik kalır. Gökdelenleri yükselir fakat ufku daralabilir. Yolları genişler fakat insanların birbirine giden yolları kapanabilir. Teknoloji hızlanır fakat insanın iç dünyası yavaş yavaş sessizleşebilir. Oysa gerçek medeniyet, insanın elindeki araçların çoğalması kadar, insanın içindeki iyiliğin de çoğalmasıdır.
Sanat bu iyiliğin çoğalmasına katkı sunar. Çünkü sanat insana durmayı öğretir. Bakmayı, dinlemeyi, hissetmeyi ve anlamayı öğretir. Gürültünün içinde sessizliği, kalabalığın içinde yalnız insanı, gündelik hayatın içinde olağanüstü olanı fark ettirir. Bize dünyayı tüketilecek bir nesne olarak değil, anlamlandırılacak bir varlık alanı olarak gösterir.
İnsanlığın geleceği açısından belki de en büyük ihtiyaç budur: Daha çok bilgi değil yalnızca; daha fazla hikmet. Daha çok teknoloji değil yalnızca; daha fazla vicdan. Daha büyük şehirler değil yalnızca; daha yaşanabilir şehirler. Daha hızlı iletişim değil yalnızca; daha sahici bir iletişim. Ve bütün bunların üzerinde, insanı insan yapan duyguların korunması.
Sanat burada bir hafıza gibi çalışır. İnsan ne olduğunu, nereden geldiğini ve ne olabileceğini sanat aracılığıyla hatırlar. Bir halkın türkülerinde göçleri, sevinçleri, yasları ve umutları saklıdır. Bir şehrin mimarisinde geçmiş kuşakların dünyaya bakışı vardır. Bir şiirde çağın ruhu, bir resimde zamanın yüzü, bir müzikte insanın görünmeyen tarihi yaşar. Sanat, zamanın içinden geçerken insanlığın kırılgan hafızasını koruyan büyük bir sandıktır.
.
Çünkü insanlığın geleceğini, güzel olanı savunanlar belirleyecektir.
Ferman Salmış



