Onu ilk kez 1994 yılında Malatya’da tanıdım. Aradan geçen bunca yılın ardından geriye dönüp baktığımda, Hamit’i bir tarafıyla iyi bir eğitimci, başarılı bir müfettiş ya da mesleğine emek vermiş bir eğitim yöneticisi olarak hatırlıyorum; öte tarafıyla onu hayatın içinden geçen, dostluğa değer veren, dinlemeyi bilen, sözü önemseyen, meraklı ve zarif bir insan olarak hatırlıyorum.

1994 yılıydı. Ben Pütürge’de öğretmenlik yapıyordum. Malatya’ya her gelişimde şehrin kendine özgü havasını içime çeker, gençliğin verdiği o bitmeyen merakla insanlara, kitaplara, sokaklara ve yeni karşılaşmalara bakardım. Malatya o yıllarda bugünkü kadar büyümemişti, ancak hayat doluydu ve canlıydı. Şehir, insan ilişkilerinin daha sıcak hissedildiği, aynı insanların farklı zamanlarda aynı çay ocaklarında, kitabevlerinde ve sokaklarda karşılaşabildiği bir yerdi. Akşamları şehrin üzerine çöken serinlik, İnönü Caddesi’nin hareketliliği, kitapçıların önünde duran gençler, çay ocaklarından yükselen konuşmalar ve eski Malatya’nın kendine özgü dinginliği hafızamda hâlâ canlıdır.

Hamit’i de böyle bir dönemde tanıdım. Hayat doluydu, düşleri vardı hayata, eğitime, geleceğe dair… Bunların peşinden koştu hep. O sıralarda İnönü Üniversitesi Eğitim Yönetimi ve Denetimi bölümünde öğrenciydi. Bir taraftan öğrenimini sürdürüyor, bir taraftan da öğretmenlik yapıyordu. Birkaç arkadaşıyla birlikte bekâr evinde kalıyordu. O ev, sıradan bir öğrenci evi değildi. Kapısı dostlara açıktı. Gelen giden eksik olmazdı. Öğretmenler, öğrenciler, edebiyatla ilgilenenler, şiir yazanlar, resim yapanlar, eğitim üzerine düşünenler… Her birinin evde kendine ait bir yeri var gibiydi.

O evin en belirgin özelliği kalabalığıydı. Ama bu kalabalık insanı yoran türden değildi. Aksine, gençliğin enerjisini, merakını ve paylaşma duygusunu taşıyan bir kalabalıktı. Bir fincan çayın etrafında saatlerce konuşulur, bir makalenin bir paragrafı tartışılır, okunan bir kitap üzerine uzun uzun düşünülürdü. Bazen şiirden eğitime, eğitimden edebiyata, edebiyattan hayata geçerdi söz. Bir konu diğerini doğurur, gecenin nasıl ilerlediği fark edilmezdi.

Hamit bu ortamın doğal merkezlerinden biriydi.

Mertti. Dost canlısıydı. İnsanlara mesafeli görünmeyen, fakat samimiyeti de sıradanlaştırmayan bir tarafı vardı. Onu tanıdıkça, insanları dikkatle dinlediğini fark ederdiniz. Söze hemen müdahale etmez, karşısındaki insanın cümlesini tamamlamasını beklerdi. Dinlemek onun için yalnızca susmak değildi; anlamaya çalışmaktı. Belki de bu yüzden sohbetlerimiz yıllar boyunca hiç kopmadı.

Ben bir yıl sonra Eğitim Yönetimi ve Denetimi bölümüne yerleşerek öğrenciliğe başladığımda, yollarımız daha da yakınlaştı. O dönemde bölümüne kayıt yaptıran öğretmenlerin önemli bir ortak özelliği vardı: Merak ediyorlardı. Öğretmenlik yaptıkları hâlde yalnızca sınıfın içindeki bilgiyle yetinmiyor, eğitimin nasıl daha iyi yapılabileceğini, toplumun nasıl değiştiğini, insanın nasıl dönüştüğünü anlamaya çalışıyorlardı. Genç akademisyenlerle sık sık görüşüyor, fikir alışverişinde bulunuyorduk.

Biz de dönemin ruhu içinde böyle bir arayışın içerisindeydik.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o yılların bizim için yalnızca bir üniversite eğitimi olmadığını düşünüyorum. Aynı zamanda düşünmeyi öğrendiğimiz, birbirimizden beslendiğimiz, okuduklarımızı tartıştığımız, hayata başka pencerelerden bakmaya başladığımız yıllardı. Eğitim üzerine yazılar okur, edebiyat dergilerini takip eder, farklı alanlardan makaleler bulup birbirimize önerirdik. Hamit’le bir ara ortak bir makale de yazmıştık. O yazının bir eğitim dergisinde yayımlanması, bugün belki küçük bir ayrıntı gibi görünebilir. Fakat gençlik yıllarında birlikte bir şey üretmenin, bir düşünceyi yazıya dönüştürmenin ve onu başkalarıyla paylaşmanın heyecanı bambaşkaydı.

O günlerde insan, yazdığı birkaç sayfanın bile dünyayı değiştirebileceğine inanabiliyordu.

Belki de gençliğin en güzel yanı buydu. Hamit, bu sürecin içindeydi onunla ve diğer arkadaşlarla güzel günlerimiz oldu.

Hamit’in evinde unutamadığım başka bir şey daha vardı. Duvarlardan birinde annesinin tandırda ekmek pişirirken yapılmış yağlı boya bir tablosu asılıydı. Bir annenin şefkati ve sevgisi vardı yüzünde. Benim annemin de ona benzer bir fotoğrafı vardır, hala evimin salonundaki duvarda durur. Yıllar geçti, o evin ayrıntılarının çoğu zihnimden silindi. Hangi odada ne vardı, hangi akşam kim gelmişti, hangi sohbetin ne kadar sürdüğünü bugün hatırlamıyorum. Ama o tabloyu hiç unutmadım.

Bir annenin tandır başında ekmek pişirdiği o resim, evin, bir annenin, emeğin, toprağın ve geçmişin sessiz hikâyesiydi. Tandırın başında eğilen kadın, yalnızca ekmek pişirmiyordu sanki bir hayatı, bir aileyi, bir geçmişi taşıyordu. Hamit’in o tabloyu evinin duvarında yaşatması da onun kökleriyle kurduğu bağın sessiz bir işaretiydi. Annesini hep tanıdık bu tablodan, memleket hasretiydi yüzü.

Belki bugün bu yüzden o tabloyu hatırlıyorum.

Çünkü insanlar hakkında hatırladığımız şeyler onların söyledikleri kadar, çevrelerinde bıraktıkları ayrıntılardır. Sanat, edebiyat, hayat üzerine yaptığımız sohbetler hala aklımda.

Malatya da böyle ayrıntılarla kaldı hafızamda. Fidan Kitabevi’ne gidişlerimiz, rafların arasında kitaplara bakışımız, yeni çıkan bir kitabı elimize alıp kapağını ve arka yazısını uzun uzun okumamız… Kitabevinin yanındaki çaycıya uğramalarımız… Birkaç arkadaşla oturup çay eşliğinde eğitimden, edebiyattan, memleketten söz edişlerimiz…

Teknoloji Bağımlılığı  Ekranı Değil, Sayfayı Kaydır: Gerçek Dünyaya Dönme Vakti
Teknoloji Bağımlılığı Ekranı Değil, Sayfayı Kaydır: Gerçek Dünyaya Dönme Vakti
İçeriği Görüntüle

O yıllarda kitapçıya gitmek mühim bir işti. Kitapçı, insanın kendisiyle ve başkalarıyla karşılaştığı bir yerdi. Rafların arasında dolaşırken bir kitaba rastlar, sonra o kitap üzerinden başka bir dünyaya açılırdık. Çaycıya geçtiğimizde konuşma kaldığı yerden devam ederdi. Malatya’nın o sakin günlerinde, zamanın acele etmediği hissine kapılırdık. Hamit’le her kitapçıya gittiğimizde birkaç kitapla çıkardık.

Şimdi düşünüyorum da gençlik biraz da böyle bir şeydi: Bir kitap, bir çay, uzun bir sohbet ve geleceğe dair bitmeyen ihtimaller…

Hamit’in hayatındaki mesleki yolculuk da o yıllardan sonra farklı bir çizgide ilerledi. Eğitim müfettişi olarak atandı. Bir süre Diyarbakır’da görev yaptı. Daha sonra Batman’da eğitim müfettişleri başkanlığı görevini uzun yıllar sürdürdü. Mesleki hayatında sorumlulukları arttı, görevleri değişti, şehirler değişti; fakat benim tanıdığım Hamit’in temel özellikleri değişmedi.

O hâlâ dikkatle dinleyen, meselelere farklı yönlerden bakabilen, eğitim ve toplum ilişkisini önemseyen bir insandı. Kendi şehrinde, bölgesinde çalışıyor olmanın rahatlığı ve sorumluluğunu birlikte üstlenmişti. Bazen arar, ne okuduğumu sorardı, birbirimize kitap, makale önerilerinde bulunurduk.

Son yıllarda telefon konuşmalarımız daha seyrek olsa da her karşılaşmamızda sanki kaldığımız yerden devam ederdik. Çünkü bazı dostluklarda araya giren zaman mesafeyi büyütmez. Tam tersine, yıllar geçtikçe ortak hatıralar daha da kıymetlenir.

Hamit’le de çoğu zaman eskilerden konuşurduk.

Malatya’dan söz ederdik. Gençlik yıllarımızı hatırlardık. Kimlerin nerede olduğunu, kimlerin hangi görevlerde bulunduğunu konuşurduk. Bazen bir isim, bizi yıllar öncesine götürürdü. Bir kitapçı, bir sokak, bir ev, bir çay ocağı, bir üniversite koridoru… Hafızanın kapıları açılır, yıllar bir anda geriye doğru yürürdü.

İnsan yaş aldıkça gençliğini daha çok hatırlıyor galiba. Çünkü gençlik yalnızca yaşanmış bir zaman değil, insanın kendisini kurduğu zamandır. Hamit’le son telefon konuşmamızdan yaklaşık on beş gün önceydi. Sesini telefonda son kez duydum. Yanında bir arkadaşı daha vardı. Uzun uzun bölgenin sosyokültürel yapısından söz ettik. Sözlü edebiyata geldik. Halk kültürünün, sözlü anlatıların, yerel hafızanın ve toplumların kendi hikâyelerini taşıma biçimlerinin üzerinde durduk. Hamit bu konulara ilgi duyuyordu. Dinliyor, sorular soruyor, konuyu başka bir boyuta taşıyordu.

Diyarbakır’da buluşmak üzere sözleştik.

Bir araya gelecek, uzun uzun konuşacaktık.

Belki yine Malatya’dan başlayacaktık. Belki Fidan Kitabevi’ni, o yılların çaylarını, öğrenci evini, duvarındaki tandır başındaki anne tablosunu hatırlayacaktık. Belki gençlik yıllarımızın insanlarını tek tek anacaktık. Belki de yıllar boyunca biriktirdiğimiz hikâyeleri birbirimize anlatacaktık.

Ama olmadı. Hayat bazen insanın kurduğu cümlenin sonuna nokta koymasına izin vermeden sayfayı kapatıyor.

Diyarbakır’da buluşamadık. Şimdi o buluşmanın yerini hatıralar aldı. Hamit Aydın’ı düşündüğümde zihnimde tek bir görüntü oluşmuyor. Birkaç görüntü üst üste geliyor. Malatya’da genç bir eğitimci… Kitapların arasında dolaşan meraklı bir öğrenci… Kalabalık dost sofralarının içinde sakin sakin dinleyen bir insan… Eğitim üzerine konuşan bir öğretmen… Bir makalenin başında birlikte çalışan iki arkadaş… Daha sonra müfettişlik görevinde yıllarını eğitime veren bir meslek insanı… Son yıllarında bölgenin kültürünü, sözlü edebiyatını, insanını anlamaya çalışan zarif bir dosttu.

Bütün bu görüntülerin arasında ise o tablo hâlâ duruyor. Bir annenin tandır başında ekmek pişirdiği yağlı boya tablo… Belki de insanın hafızasında bazı insanlar bir fotoğrafla değil, bir ayrıntıyla yaşar. Hamit de benim hafızamda biraz o tabloyla birlikte yaşayacak. Çünkü o tablo, onun evindeki bir eşya olmaktan çıkmış, yıllar sonra bizim gençliğimizin sessiz bir sembolüne dönüşmüş durumda.

Dostluk biraz da budur. Aynı yıllarda aynı şehri paylaşmak, aynı kitapların sayfalarını çevirmek, aynı çaydanlığın etrafında konuşmak, aynı meseleleri dert edinmek ve sonra hayatın farklı yönlerine savrulmak… Yıllar sonra yeniden karşılaştığında, aradan ne kadar zaman geçmiş olursa olsun, kaldığın yerden konuşabilmek… Hamit’le yollarımız uzun yıllar boyunca dönem dönem kesişti. Her karşılaşmamızda geçmişin bir kapısı aralandı. Bazen Malatya çıktı o kapıdan, bazen gençliğimiz, bazen kitaplar, bazen eğitim, bazen dostlar…

Şimdi o kapının önünde yalnız başıma duruyorum.

İçeride gençliğimiz var.

Malatya’nın eski sokakları, Fidan Kitabevi, , yanındaki çaycı, kitaplarla dolu raflar, Kernek, Beydağ’ı öğrenci evinin kalabalığı, uzun sohbetler, yazılan makaleler, geleceğe dair kurulan cümleler ve duvarda tandır başında ekmek pişiren bir anne…

Ve bütün bunların arasında Hamit’in sakin, zarif ve dostça bakışı…

İnsan bazı dostlarının ardından büyük sözler söylemek istemiyor. Çünkü büyük sözler bazen hatıranın sadeliğini bozuyor. Hamit’i anlatmak için onun iyi bir insan olduğunu söylemek bile aslında yetiyor. Mertti. Zarifti. Dost canlısıydı. İyi bir dinleyiciydi. Meraklıydı. Analitik düşünürdü. Eğitime inanırdı. İnsanları ve yaşadığı bölgeyi anlamaya çalışırdı.

Belki de bütün bunların ötesinde, iyi bir dosttu.

Şimdi onun ardından geriye baktığımda, yılların içinden süzülüp gelen o eski Malatya’yı görüyorum. Akşamın serinliğinde sokaklara dağılan gençleri, ellerinde kitaplarla yürüyen öğrencileri, bir çay ocağında uzayan sohbetleri ve dostların birbirine henüz bitmemiş cümlelerle baktığı günleri…

O günlerden bize çok şey kaldı.

Kitaplar kaldı.

Yazılar kaldı.

Şehirler kaldı.

Hatıralar kaldı.

Hamit de şimdi benim için böyle bir yerde duruyor.

Bir Malatya akşamında, eski bir öğrenci evinin duvarında duran o yağlı boya tablonun önünde…

Sessizce.

Gülümseyerek.

Ve sanki birazdan yine, “Eski günleri hatırlıyor musun?” diyecekmiş gibi. Mekânı cennet olsun…

Ferman Salmış