Yeryüzü, insanın parmak izleriyle, bıraktığı kelimelerle, medeniyet imgeleriyle anlam kazanır. İnsan, dünyanın hikâyesini daha değerli kılan bir varlıktır. Anlamdırma işlemi sırasında her şeyi etiketler, buna “isim” denir. Sonra varlıklar arasında bir hareket dizgesi geliştirir ve bunu da anlamlandırır, buna “fiil” denir. Sonra “özne” ve “yüklem ”in yerini bulur, kocaman bir gramer inşa eder. Şiir, bu gramerin en zarif mimarisidir.
O, insanın varoluşunu anlamlandırma çabasının en incelikli biçimidir. Düşüncenin duyguya, duygunun sese, sesin ise sessizliğe dönüştüğü yerdir şiir. Büyülüdür, içtendir. Nakış nakış işlenmiştir sözün coğrafyasına. Belki de bu nedenle insanlık tarihi, şiirin tarihidir. İlk ağıtlar, ilk dualar, ilk aşk itirafları ve ilk isyanlar şiirle dile geldi. Çünkü şiir, insanın konuşmaktan çok hissettiği anlarda doğdu. Dilin sınırlarının bittiği yerde şiir başladı.
Şiir bütün dillerin anası sayılır. Şiiri olmayan dil yoktur. Şiiriuyaklarla, ölçülerle ya da estetik biçimlerle açıklamak eksik kalır. Şiir, kelimelerin anlamlarını aşarak birbirine dokunduğu görünmez bir evrendir. Her kelime, yanındaki kelimeden yeni bir ruh devralır. "Toprak" tek başına yalnızca bir varlıkken, "anne toprağı" dediğimizde özleme dönüşür; "yağmur", "çocukluk" ile buluştuğunda hatıraların kapısını aralar. Şairin asıl mahareti de burada başlar. O, kelimeleri yan yana getirmez; onların arasında görünmeyen duygusal köprüler kurar. Şiir yeni bir nehre döner, yeni bir yatak bulur ve insanlık muhitine doğru akar.
Şiirin büyüsü, tam da bu geçişlerde gizlidir. Okur, bir dizeden diğerine kendi iç coğrafyasında da uzun bir yolculuğa çıkar. Bazen yıllardır unuttuğu bir yüzle karşılaşır, bazen hiç tanımadığı bir acının ağırlığını hisseder. Şiir, okuru ikna etmeye çalışmaz; ona kendi hakikatini yeniden keşfetme cesareti verir. Belki de şiirin büyüsü ve büyüklüğü buradan gelir.
Ahmet Telli'nin şiirine baktığımızda bu hüznün ve nostaljininen yalın hâlini görürüz. Onun dizelerinde hüzün, edilgen bir bekleyiş olmaktan çıkar; insan onurunu ayakta tutan sessiz bir bakışa dönüşür. Yalnızlık, umutsuzluk ya da sürgün duygusu bile insana yenilgiyi değil, dayanmayı öğretir. Ahmet Telli'nin şiirindeki melankoli, karanlığı büyütmez; karanlığın içinde insanın omzuna konan küçük bir umut kuşunu korur. Onun şiiri, kırılganlığın estetiğidir, sadedir, içtendir. Kuşların sürekli dolaştığı bir yağmur mevsimidir şiiri.
Sezai Karakoç ise şiire başka bir kapıdan yaklaşır. Onun şiiri, yalnızca bireyin iç dünyasını, toplumun medeniyet hafızasını da taşır. Her dize, geçmiş ile gelecek arasında kurulmuş metafizik bir köprü gibidir. Şiir, onun dünyasında hakikate doğru yapılan uzun bir yürüyüştür. "Diriliş" düşüncesi toplumun yeniden ayağa kalkmasını, insan ruhunun kendi özüne dönüşünü de ifade eder. Bu yüzden Karakoç'un şiiri okunurken kendi vicdanıyla da karşılaşır. Bir de eski aşklar bitmeyen bir senfoni olarak şiirinin belli katmanlarında varlığını hissettirir.
Cemal Süreya ise şiire bambaşka bir nefes kazandırır. O, aşkı iki insan arasındaki yakınlık olarak görmez; hayatın bütün ayrıntılarına yayılan estetik bir bakış biçimine dönüştürür. Onun dizelerinde bir sokak lambası, bir tren istasyonu ya da sıradan bir bakış bile şiirin merkezine yerleşebilir. Çünkü Cemal Süreya, büyük hakikatlerin küçük ayrıntılarda gizlendiğini bilen şairlerdendir. Kelimeleri gündelik hayattan alır; fakat onlara hiç kimsenin görmediği yeni bir anlam kazandırır. Şiir, onun elinde daha özgün bir kimliğe dönüşür.
Bu üç büyük şiir anlayışı, aslında şiirin üç temel damarını da gösterir. Ahmet Telli insana vicdanını, Sezai Karakoç ruhunu, Cemal Süreya ise kalbini hatırlatır. Biri dayanmayı öğretir, biri dirilmeyi, diğeri ise sevmeyi… Üçü de aynı kaynaktan beslenir: insanı anlamaktan, insanı yeniden keşfetmekten.
Peki, insan neden şiire ihtiyaç duyar?
İnsan yalnızca aklıyla yaşamaz. Onun hafızasında kelimelerden önce sesler, seslerden önce duygular vardır. Günlük dil, ihtiyaçlarımızı karşılayabilir; fakat özlemi, pişmanlığı, yalnızlığı, aşkı ya da ölümü bütün derinliğiyle anlatamaz. İşte şiir, dilin yetersiz kaldığı yerde başlar. O, konuşulamayanın dilidir, dilin kendini yeniden var etme biçimidir.
Şiir okuyan insanın dünyası da değişir. Şiir, insana yenikelimeler kazandırmakla kalmaz; yeni bakışlar, yeni imgeler, yeni sözlükler kazandırır. Aynı ağaca daha dikkatli bakmayı, aynı gökyüzünü başka bir gözle seyretmeyi öğretir. İyi bir şiirden sonra hiçbir yağmur eskisi gibi yağmaz; hiçbir sonbahar aynı sessizlikte yaşanmaz. Şiir, eşyayı değiştirmez ama ona bakan insanı değiştirir, eşyanın, kuşların, yağmurun hikâyesini yeniden yazar.
Sanatın bütün dalları insana güzeli gösterir; şiir ise güzelin ardındaki hakikati arar. Resim göze, müzik kulağa, heykel dokunma duyusuna seslenebilir. Şiir ise doğrudan insanın vicdanına ulaşır. Çünkü şiirin gerçek malzemesi dil işçiliğidir, samimiyettir yani insandır.
Belki de modern çağın en büyük yoksulluğu, şiirden uzaklaşmasıdır. Hızın kutsandığı, tüketimin alkışlandığı bir dünyada şiir, yavaşlamanın ve derinleşmenin son sığınağıdır. Şiir okuyan insan, zamana teslim olmaz; zamanla konuşmayı öğrenir. Bu yüzden şiir, çağın gürültüsüne karşı insan ruhunun sessiz itirazıdır. O, görünmeyeni gören, duyulmayanı işiten, herkesin geçtiği yolda kimsenin fark etmediği ayrıntıyı insanlığa gösteren kişidir. Şair, kelimelerin mimarı değil; anlamın bahçıvanıdır. Her şiir, onun ellerinde sabırla büyüttüğü bir bahçedir.
Sonuç; olarak şiir, insanın kendine yazdığı en uzun mektuptur. Değerli Dostum şair Yılmaz Odabaşı’nın sıklık hatırlattığı gibi; bir toplum şiirini kaybettiğinde sadece edebiyatını değil; merhametini, inceliğini ve hayal kurma kudretini de yitirir. Çünkü şiir, insan ruhunun estetik hafızasıdır. O hafıza silinirse geriye yalnızca konuşan insanlar kalır; hisseden insanlar değil.
Şiirin düşüşü, medeniyet krizinin çarpıcı bir belirtisidir. Belkide bu yüzden şiir hiçbir zaman eskimeyecektir, eskimemelidir. İnsan var oldukça özlem olacak, aşk olacak, ölüm olacak, umut olacak. Ve bunların her biri, bir gün mutlaka bir şairin kaleminde yeniden dile gelecektir. Çünkü şiir, insan olmanın en zarif, en derin ve en sahici biçimidir. Yaşasın şiir!
Ferman Salmış