Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde okuyucunun önüne kendisiyle yüzleşebileceği bir ayna bırakır. Onun meşhur sorusu hâlâ güncelliğini korumaktadır: “Sevgi bir sanat mıdır?” Eğer sevgi bir sanat ise, bilgi gerektirir, emek gerektirir, sabır gerektirir ve her şeyden önemlisi kişinin kendi üzerine çalışmasını zorunlu kılar. Çünkü sanat, tesadüflerin değil, adanmışlığın ürünüdür. Bir ressamın tuvale yaklaşımıyla, bir müzisyenin notalar arasında kurduğu ilişkiyle, bir mimarın taşlara ruh üflemesiyle sevginin insan ruhunda kurduğu yapı arasında şaşırtıcı bir benzerlik vardır. Sevgi de tıpkı sanat gibi sürekli öğrenilen, olgunlaştırılan ve derinleştirilen bir eylemdir.

Sanatın bireylere ve toplumlara katkısına mercek tuttuğumuzda, sabrın bu mayalanma sürecinde ne kadar güzide bir konuma sahip olduğunu görürüz. Bu özgün şifre bizi insanın iç âlemindeki anlatı sandığına ulaştırır. Esrarengiz yaratılış mitinde insan ile toprak arasında kurulan kudretli bağ, bildiklerimizi yeniden gözden geçirmemiz için taze bir sorunsala kapı aralar. Topraktan yaratılan insan, büyük halk ozanı Aşık Veysel’in muhteşem ifadesiyle uzun ince bir yoldan geçtikten sonra anlatı sandığını yeniden toprağa teslim eder. Beden evrenden çekilir; fakat bıraktığı zihniyet, şerbetlediği gönüller, yücelttiği değerler ve çoğaltmayı benimsediği idealler yaşamaya devam eder. Asıl mesele de budur: Gölgelerden devraldığımız mirası yeni kuşaklara aktarırken kendi ruhumuzu hangi renklere boyadığımız, öz bilincimizi hangi değerlerle inşa ettiğimiz ve varoluş sancımızı hangi davaya iliştirdiğimizdir.

Bu sancının sevgiyle ilişkisi, insanın zaman hazinesini harcama kültürüyle doğrudan bağlantılıdır. Çünkü topraktan yaratılan insan, ne kadar görkemli zihin sarayları inşa ederse etsin, gönül havzasında rengârenk bir bahçe kuramadığında çölün ortasına dikilmiş kumdan kaleler gibi dağılmaya mahkûm olacaktır. Anlık hazları cilalamak, manayla anılmayı kendine hak görmek değildir. İnsan ancak sevgiyi bir emek ve sorumluluk olarak kavradığında iç dünyasında kalıcı yapılar kurabilir. Aksi hâlde sahip olduğunu düşündüğü her şey, ilk rüzgârda savrulan kuru yapraklar gibi dağılacaktır.

Fakat aynı yapının anlatısını dikkatle dinlediğimizde mesele farklı bir evreyle buluşur. Fevriliğin yüzeysel reflekslerini çürütmek için direnişi başlatma cesareti gerekir. İnsan, kendiyle ilgili belirsizliklere giden yolu keşfetmeye mecburdur. Çünkü tanımlamalarımız bilgi birikimimizden doğar ve zihnimize kazınır. Duyguların mürekkebi, sevginin kalemiyle buluştuğunda zihnimiz yeni desenler çizmeye başlar. Sevgi, muhabbet makamına layık olabilme becerisini geliştiren bir eğitimdir. Bu nedenle sevgi yalnızca hissedilen bir duygu değil, aynı zamanda öğrenilen bir bilgeliktir.

Antoine de Saint-Exupéry’nin Küçük Prens adlı eserinde söylendiği gibi, “Çölü güzel yapan, bir yerlerde bir kuyunun bulunma ihtimalidir.” İnsan hayatı da böyledir. Umudun kuyusunu kaybeden kişi, en bereketli vadilerde bile susuz kalabilir. Sevgi, insanın içindeki kuyuyu arama cesaretidir. Kimi zaman bir dostun sözü, kimi zaman bir annenin duası, kimi zaman da yıllar sonra hatırlanan bir çocukluk hatırası o kuyunun suyu olur. İnsan, gönlündeki suyu buldukça hayata yeniden bağlanır.

Bu noktada Aristoteles’in dostluk üzerine düşünceleri önemli bir kapı aralar. Aristoteles’e göre gerçek dostluk, fayda ya da haz üzerine değil, erdem üzerine kuruludur. Bir insanı sevmenin en yüksek biçimi, onun iyiliğini istemektir. Bu düşünce sevginin yalnızca duygusal bir yakınlık olmadığını, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk taşıdığını gösterir. Sevdiğimiz kişiyi olduğu yerde bırakmak değil, onun hakikate yaklaşmasına katkı sunmak da sevginin görevleri arasındadır. Bu yüzden sevgi, sadece kalbin değil, karakterin de işidir.

Benzer biçimde Martin Buber insan ilişkilerini “Ben-Sen” ve “Ben-O” ayrımı üzerinden açıklar. Ona göre insan, karşısındakini bir nesne olarak gördüğünde gerçek ilişki kuramaz. Hakiki karşılaşma, bir insanın diğerine tüm varlığıyla yönelmesiyle mümkündür. Sevgi tam da burada başlar. Karşımızdakini değiştirilmesi gereken bir nesne değil, keşfedilmesi gereken bir âlem olarak görebildiğimizde gönül kapıları açılır. Çünkü sevgi sahip olmak değil, tanımaya çalışmaktır; hükmetmek değil, anlamaya yönelmektir.

Görkemli sarayların hemen hepsine iyi bir bahçeden geçildikten sonra ulaşılır. Bu fikir bize çok net bir hakikati hatırlatır: Sevgi desenlerinde saklı şifre sabırla inşa edilir. Sabırsız sevgi, gürleyen şelaleler gibi yalnızca kendi sesini duyar; oysa olgun sevgi, derin ırmaklar gibi sessizce akarak hayat verir. İnsanın hayranlığı hayretle muhabbet kuramadığında, ruhuna geçirdiği maskelere inanır ve geçtiği hikâyelerde kurumuş mürekkep gibi yazamadığı hikâyesini arar durur. Çünkü sevgi, insanın kendisine yazdığı en uzun mektuptur; o mektubun satırları ise ancak sabırla okunabilir.

Belki de bütün mesele budur: Dünyaya gelirken boş bırakılan gönül sayfasını neyle dolduracağımız. İnsan servet biriktirebilir, makamlar elde edebilir, büyük yapılar kurabilir; fakat ardında sevgiyle yoğrulmuş bir iz bırakmadığında hikâyesi yarım kalacaktır. Toprak bedenimizi alacaktır; fakat gönüllerde bıraktığımız yankı yaşamaya devam edecektir. Bu yüzden sevgi bir duygu olmaktan çok daha fazlasıdır. O, insanın kendisini aşma biçimi, ölümlülüğe karşı geliştirdiği en zarif direniş ve varoluşa bıraktığı en kalıcı imzadır. Gönül reçetesinin özü de burada saklıdır: Kendini bil, sabrı kuşan, sevgiyi emekle büyüt ve geriye yalnızca iyilikle hatırlanacak bir hikâye bırak.

Dilin Şifası /3
Dilin Şifası /3
İçeriği Görüntüle

İbrahim Atlasçı