“Düşüne, amacına akıl yormayanın yaptığı kelime havadır”
(Dava: Aşk ya da bir fikre, bir inanca, bir üretime odaklanmak. Kelime yapmak: Kendi yolunu bulmak. Hava: Samimiyet/sizlik)
İnsan, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren kelimelerin ikliminde yaşamaya başlar. İlk sesler, ilk hitaplar, ilk ninniler ve ilk öğütler; ruhun toprağına düşen tohumlar gibidir. Zamanla bu tohumlar düşünceye, inanca, karaktere ve kader algısına dönüşür. Bu yüzden dil yalnızca bir iletişim aracı değildir; insanın kendisini, başkasını ve hayatı anlamlandırma biçimidir. Kimi zaman bir kelime yarayı derinleştirir, kimi zaman aynı yara için merhem olur. Kimi sözler insanı kendi özünden uzaklaştırırken, kimileri onu yeniden kendisiyle buluşturur. İşte dilin şifası da tam burada başlar: Kelimenin sesinde değil, taşıdığı niyette; cümlenin gösterişinde değil, hakikatle kurduğu bağda. Çünkü insanın kurduğu her iç dünya, önce kelimelerle inşa edilir; yıkımlar da, muhabbet sarayları da...
Kelimelerle kuracağımız bu kurgusal oyunun kahramanına isim verme hakkını okuyucuya bırakalım. Bakış açısı geliştirme özgürlüğünü içselleştirelim. Okuyucuyu tahakküm altına almadan, hüküm cümlelerinin gölgesine sığınmadan geçelim şu mayınlı bölgeden.
“Doğduğun ev kaderindir” ezberinden, üst elit kavram algoritmalarının şekillendirdiği yeni kader tasarımlarına uzanan yol boyunca ajandamıza düşen notlara birlikte göz atalım.
Gündelik hayatın içinde zihnimizin tuttuğu kelime bilançosu, görünmez defterlerde kayıt altına alınır. Yeri ve zamanı geldiğinde ise o kayıtlar hayata akmaya başlar. Topraktan yaratılan insanın bellek toprağına ekilen her şey; ister zehir olsun ister şifa, olgunlaşır, kök salar ve sonunda hasada dönüşür. İnsan, bu hasat mevsiminde kendilik meselesiyle yüzleşir; kim olduğunu, neye dönüştüğünü fark eder. Ardından toplumun aynası olmanın uzun ve sancılı kimlik yolculuğuna çıkar.
İstanbul Kadıköy Belediyesi’nde çalıştığım yıllarda Trakyalı bir ailenin nikâh törenine tanıklık etmiştim.
Bizim kalabalık düğünlerimizde sıkça rastlanan söz bolluğu, öğütler ve tavsiye fermanları yerine, o törende birkaç misafirin sessiz gülüşlerle günü içselleştirdiğini görmüştüm. İçlerinden biri evlenen çifte dönerek şöyle dedi:
“Samimiyetiniz yolunuzu açsın. Huzur sarayınız, gönülden gönüle akan muhabbetinizle şenlensin.”
İlk duyulduğunda son derece sade görünen bu cümle, yıllar geçtikçe zihnimde büyüdü. Çünkü bazı sözlerin yankısı söylendiği anda değil, zamanın derinliklerinde duyulur. Kimi cümleler hemen etkiler; kimileri ise insanın içine düşen bir tohum gibi sessizce bekler ve yıllar sonra filiz verir.
Bir zamanlar zihnimin en kutsal saydığı ezberlerden biri, bu cümleyle sarsılmıştı. Daha önce karşılaşmadığı bir düşünce biçiminin karşısında nasıl bir zırh kuşanacağını bilemeyen zihnim, uzun süre o sözün eşiğinde bekledi.
Samimiyet…
Ve gönülde kurulacak bir muhabbet sarayı...
İnsan zihni çoğu zaman bu sarayı inşa etmek yerine sürekli hesap yapmayı seçer. Her şeyi ölçüp biçmek ister. Niyet okuyuculuğuna soyunur. Karşısındaki insanın kalbine değil, stratejilerine odaklanır. Sonra da bunu zekânın bir göstergesiymiş gibi sunar.
Oysa zekâ ile bilgelik aynı şey değildir.
Bilgelik, bazen bir insanın söylediği sözü olduğu gibi duyabilme erdemidir. Söylenene kendi korkularını, hesaplarını ve önyargılarını katmadan kulak verebilmektir.
Çünkü kelimelerin de bir ahlâkı vardır.
Bir fikre, bir aşka, bir üretime, bir davaya yaslanmayan kelime havaya karışır gider. Gürültüye dönüşür. Gösterişe dönüşür. Sahibini büyütmek yerine onu yavaş yavaş tüketir.
Fakat samimiyetle söylenmiş bir söz, sahibinden ayrıldıktan sonra da yaşamaya devam eder. Bir insanın ömrüne yön verebilir. Bir çocuğun hafızasında yuva kurabilir. Bir toplumun kaderine görünmez ama kalıcı bir iz bırakabilir.
Belki de dilin gerçek şifası tam burada saklıdır:
Kelimeleri çoğaltmakta değil, onları hak ettikleri anlamla buluşturmakta...
Çünkü insanın iç dünyasında kurduğu muhabbet sarayı ne kadar sağlam olursa, ağzından çıkan sözler de o kadar sahici olur. Sahici sözler ise zamana yenilmez. Çağları aşar, nesiller arasında dolaşır ve büyük hikâyelerin görünmeyen temellerine dönüşür.
Dilin şifası bazen bir kitapta, bazen bir şiirde, bazen de bir sohbette söylenmiş tek bir cümlenin içinde saklıdır. İnsan, o cümleyi yıllar sonra yeniden hatırladığında anlar ki; kelimeler yalnızca konuşmak için değil, insanın kendi içindeki sarayı inşa edebilmesi için de vardır. Kelimeler, insani mimarinin bereketli anlatı kapılarıdır.
İbrahim Atlasçı




