Fransız göstergebilimci Roland Barthes’ın şu sözü uzun zamandır zihnimin kıyılarında dolaşıyor:

“Bir hastalığım vardır benim: Dili görürüm.”

Dil hastalık olabilir mi?

Eğer böyle bir kanser türü varsa bu işe kim derman bulacak, kim reçete yazacak ve tedavi nasıl uygulanacak?

Belki de mesele hastalık değildir. Belki dil, görünmeyeni görünür kılan bir röntgen cihazıdır. İnsan çoğu zaman yarasını değil, yaranın üzerini örten kabuğu görür. Dil ise kabuğu kaldırır. Kişi kelimelere dikkat kesildikçe yalnız başkalarının değil, kendi zihninin de karanlık dehlizlerinde dolaşmaya başlar. Bazı hastalıklar bedende başlar; bazıları ise kelimelerin gölgesinde.

Barthes, dil üzerine zihin yormuş güçlü bir zaman yatırımcısıdır. Zamanın değeri onu nerede, nasıl, ne için ve kime harcadığınızla konumlanan gizemli bir hazinedir. Kişi zamanını neye yaslarsa tattığı makamda özü büyür. Öykündüğü öykülerden arınıp vardığı noktada benlik büyüsünün sırrı çözülür.

Biz de kurgusal bir ömrün terekesinden payımıza düşecek ganimete ortak olma şiarını keyfimize gıda kılabilmek için Puslu Kıtalar Atlası’nı açalım. Kendimizin keşfine, dilimizin anılara dağıttığı keşliklere doğru yol alalım.

Kelimeler Diyarının nam sahibi dilbaz ustalarının zihnimizde yankılanan meşhur atarlı üslubuyla Zümrüdüanka’nın gövdesine binelim ve sözün başladığı yere doğru uçalım.

Suskunluğun mecburi kudretinden edinilen sorgulamalar yalnızlık aynasına yansıdıkça öznesini renkli bir dil öğrenmeye sürükler. Her sürgün, iliklerimize dek sinmiş baskı altında patlamaya ya da parıldamaya heveslenen sancılı bir cevherdir. Mesele potansiyelin nasıl işleneceği, hangi diyarlardan geçeceği ve hangi ateşlerde pişeceğidir.

“Bişnev…”

Farsça kökenli bu kelime “dinle” anlamına gelir. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sinin ilk kelimesidir.

Hastalığımızın ilk evresi dinleme meselesiyle yakın temas halindedir.

Sözü buradan alıp biraz daha geriye götürelim.

Gılgamış Destanı, sözün kayıt altına alındığı ilk büyük belgelerden biri olarak önümüzde duruyor. Söz yazıya aktarılınca varlık sahasında yeni bir problem ortaya çıkar; Sınırlılık

Söz uçsuz bucaksızdır; yazı ise sınır çizer. Hafıza genişlerken aynı zamanda daralır. Çünkü kaydedilen şey korunur ama kaydedilmeyen şey unutulmaya mahkûm olur.

Kâğıt, kalem ve yazma meselesinde uygarlık gözlüğünü inatla reddeden şifahi kültürler, kelimeleri heba etme şımarıklığının ceremesini sonraki nesillere bıraktıkları katranla ödeyeceklerinin farkında bile olmadan beylik sözler etrafında bir gelecek imar etmeye yöneldiler.

Oysa insan, kelimelerin şaheseridir.

İnsan önce duyduğu sözlerle biçimlenir, sonra söylediği sözlerle kendini yeniden kurar. Dil yalnızca iletişim aracı değildir; hafızanın mimarı, kimliğin terzisi ve ruhun görünmez haritasıdır.

Gelin Hanım’ın Diyarbakır’ı
Gelin Hanım’ın Diyarbakır’ı
İçeriği Görüntüle

Belki de dilin şifası daha çok konuşmakta değil, daha derin dinlemektedir. Çünkü hakikat çoğu zaman söylenenlerde değil, söylenemeyenlerin arasında saklanır.

İbrahim Atlasçı