KÜLTÜR SANAT

Dilin Şifası /3

Kendinden Yola Çıkmak: İki Şarkının Kıyısında Dedem ve Ustam

Zamanını sürekli başkalarının var oluşuna hizmet etmek için harcayan insanın en büyük düşmanı çoğu zaman başkası değil, kendisidir.

Bu gerçeği fark ettiğim gün, içimde sessiz ama yıkıcı bir zelzele meydana geldi.

Düşmanlık üzerine uzun uzun düşündüm. Düşmanlık besleyen insanların kurduğu dil, çoğu zaman şiddetin farklı biçimlerde yeniden üretilmesinden ibaretti. İri cümleler, büyük iddialar, sert hükümler... Sanki görünmez bir yazılımla programlanmış gibi aynı hikâyeleri üretip duruyorlardı. Himaye etmek, yönetmek, yönlendirmek ve hükmetmek üzerine kurulu zihinsel oyunlar...

Belki de bu yüzden özgürlük kokan şiirleri yüreğimizin cebinde taşırken bahçemizi lirik melodilerin renklerine layık göremedik. Oysa asıl soru şuydu:

“Bu bahçeye bu tasarımı vermemizi isteyen görünmez akıl bizden ne istiyordu?”

Yıllar önce, Kadıköy Belediyesi'nden önce Kelimeler Diyarı'na konuk olan misafirlere mihmandarlık yaptığım günlerde yaşadığım duygusal sarsıntının etkisi hâlâ üzerimdedir. O günlerin bilinçaltıma kazıdığı retorik parçaları bugün hâlâ zihnimde dolaşıyor.

Büyük kayıplar büyük acıların eseridir.

Uzun hikâyeler; çatışmaların, inatlaşmaların, kırgınlıkların, hayal kırıklıklarının ve hepsini mayalayan şikâyetlerin ürünüdür. Çünkü şikâyet, çoğu zaman kendini ifade edemeyen insanın kimlik kibridir. O gün birlikte yürüdüğüm bir akademisyen bana hiçbir üniversitenin veremeyeceği kadar kıymetli bir emanet bırakmıştı:

"Uygarlık tarihini araştır. Evrende iz bırakmış bütün medeniyetleri incele. Helak olmuş dillerin bütün sözcüklerini önüne koy. Ama zamanın vicdanında 'Ben benim, sen kimsin?' cümlesinin yarattığı yıkıma denk başka bir kibir bulamayacaksın."

Bu cümle yıllarca peşimi bırakmadı.

Çünkü mutluluğun hikâyesi uzun değildir. Mutluluk kendini uzun betimlemelerle anlatmaz. Mutluluğun lügatinde kumpaslar yoktur. Kulisler, imalar, iftiralar, ihanetler, dedikodular, zihin oyunları yoktur.

Mutluluk; güvene benzer. Biraz huzura. Bir miktar anlaşılmaya. Biraz da insanın kendisini tanımasına... Yıllar sonra okuduğum bir kitapta benzer bir düşünceye rastladım. İnsan zihni çözemediği meseleleri içinde taşımaya devam ettikçe, bu yük zamanla bedene yerleşiyordu. Çözülmeyen düğümler bazen düşünce olmaktan çıkıyor, bir organın üzerinde sessizce büyüyen bir yaraya dönüşüyordu.

Bu düşünceler zihnimde sıralanırken rahmetli dedemin sesi yankılanırdı.

Aile içinde hırsına gem vuramayan, kendisini ejderha sanan, burnunun ucunu göremeyen insanlara bakar ve yalnızca bir kelime söylerdi:

"Yazık..."

Bu kelimenin içinde öfke yoktu. Yargı yoktu. Üstünlük taslamak hiç yoktu. Sadece insanın kendi özüne yabancılaşmasına duyulan derin bir merhamet vardı. Dedemden yıllar sonra, öğretmenlik stajım sırasında karşıma çıkan Ustam Ferman Salmış'ta aynı tavrı yeniden gördüm.

Dedem okumamıştı belki. Ama hayatı okumuştu.

Ustam ise binlerce kitap okumuş, nice şehirler ve ülkeler görmüştü. Fakat onları birbirine bağlayan şey bilgi değil, hikmetti. Dedem başındaki sarıkla gösterirdi bunu.

Ustam boynundaki fularla... Dedem "Yazık" derdi. Ustam "Abartma." diye söylerdi.

İkisinin de söylediği şey aynıydı.

İnsan önce kendisine karşı dürüst olmalıydı. Ben aceleci yaradılışımın etkisiyle kelimeleri yağmura tutulmuş bir güvercin gibi peş peşe sıralarken, ustam her zamanki sakinliğiyle yüzüme bakar ve aynı sözü tekrar ederdi:

"Abartma."

Oysa ben bilirdim. Abartmak sanatın baharatıdır.

Ama hayatın değil. Hayat sadelik ister. Hayat gösterişten çok duruşu sever. Dedem de ustam da konuşmaktan çok duruşlarıyla öğretirlerdi. Bir meseleye dokunur, gerisini senin bulman için sessizce geri çekilirlerdi. Çünkü aklını kiraya vermeyen insanın kendi yolunu bulması gerektiğini bilirlerdi.Dedemin sarığındaki atlas ipliğiyle ustamın boynundaki fular arasında görünmez bir köprü vardı.

Birisi toprağın bilgisini taşıyordu. Diğeri kelimelerin. Ama ikisi de aynı kaynaktan besleniyordu: İç huzurdan.

Onların gözlerinde aynı uçurumları gördüm. Dedem atları severdi. Ustam kuşları. Dedem suyun sesinde kaybolurdu.Ustam bir melodinin saflığında. Dedem yağmura dua bırakırdı. Ustam şiir. Dedem memleketin kurtuluşunu fabrikalarda arardı.

Ustam fabrikaları yönetecek hikâyelerde. Yolları farklıydı ama ruhları aynı kaynaktan akıyordu. Bugün geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum: Kendine ihanet etmeyen insanın düşmana ihtiyacı yoktur. Çünkü insanın en büyük savaşı kendi içindedir. Kendine karşı dürüst olabilmek...

Kendi yaralarını başkasının omzuna yüklememek...Başarısızlıklarını kaderin ya da başkalarının üzerine yıkmamak... İşte bütün mesele burada başlıyor. Dedem, dil kanserine yakalanmış sloganlarımı dinledikten sonra bana siyaset konuşmazdı.

Bunun yerine elime bir kürek verip:

"Git şu dut ağacını sula," derdi. Yıllar sonra anladım. Asıl devrim bazen bir ağacı sulamaktır. Çünkü insan önce kendi bahçesini güzelleştirmeden dünyayı güzelleştiremez.Bahçesinde güller yetişmeyenlerin hayatı ota teslim olur.Çiçeklerin adını bilmeyenler insan ruhunun kokusunu da tanıyamaz.

Belki de bu yüzden bugün, bütün bu uzun yolculuğun sonunda aynı sonuca varıyorum: Mutluluk bir zafer değildir. Bir makam değildir. Bir gösteri hiç değildir. Mutluluk, koşulsuzca kendin olabilmektir. Dedemin "Yazık" kelimesinde saklı merhamet... Ustamın "Abartma" sözünde gizli denge... Ve bütün yaraları iyileştiren o kadim reçete:

Dil Şifası. Çünkü büyücü kraliçenin gerçek reçetesi hiçbir zaman sihir değildi. İnsanın kendisiyle barışmasıydı.

İbrahim ATLASÇI