“Hayat, şiirle umuda tutunur”, bunu onun şiirlerinden öğrendik. Bir şairi kullandığı kelimelerle tanımlamak eksik kalır yine de. Şiir, belki de bir kelimeler atlası olmaktan ziyade, onların arasında dolaşan sessizliğin de sanatıdır. Ahmet Telli ‘nin şiiri tam da bu sessizliğin içinden yükselir. Onun dizelerinde hüzün düşünülmüş, olgunlaşmış ve estetik bir söyleyişe dönüşmüş varoluş hâlidir. Şiirindeki estetik söyleyiş ve dalgalanma, şiirin akılda kalmasına önemli bir katkı sağlar. Sakin ve uçsuz bucaksız düşlerle akıp gider şiiri. Güçlü dizeleri vardır:
Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
yanlış adresteydik, ‘kimliksizdik' belki
sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
üşür müydük narçiçekleri ürperirken…
Gidersen kim sular fesleğenleri
kuşlar nereye sığınır akşam olunca…
Bu yüzden Telli'nin şiiri; dinlenir, hissedilir ve uzun süre zihinde yankılanır. Bir gölge, bir ışık gibi hepimizin yüreğine, gözlerine dokunur geçer.
Ahmet Telli, Türk şiirinde hüznü insanın içsel olgunluğunun dili hâline getiren şairlerden biridir. Onun şiirlerinde acı, gösterişli bir dramatizme yaslanmaz; ağırbaşlıdır. Keder, bağırarak değil, insanın içine usulca yerleşerek konuşur. Şair, hüznü bir mağlubiyeti dile getirirken, insanı derinleştiren bir tecrübe olarak kavrar. Böylece şiir, bireysel acının ötesine geçerek ortak insanlık hâline dönüşür.
Telli'nin söyleyiş estetiğini belirleyen en önemli unsur, kelimelerin yükünü artırmadan anlamı derinleştirebilmesidir. Şiirlerinde büyük kavramlar bulunur; aşk, ölüm, yalnızlık, sürgün, umut, direniş... Ancak bu kavramlar hiçbir zaman soyut bir felsefenin soğuk diliyle kurulmaz. Şair, gündelik hayatın sade kelimelerini imgesel bir atmosfer içinde yeniden anlamlandırır. Okur, ilk bakışta yalın görünen dizelerin ardında katman katman çoğalan çağrışımlarla karşılaşır. Belki de şiirinin kapısından böylesi mütevazı bir karşılama ile girilmesi, okuru da özel kılar.
Onun şiirinde imge, görünmeyeni görünür kılmanın aracıdır. Ahmet Telli'nin metaforları okuru yormaz; aksine düşünmeye davet eder. Şair, sözü karartan değil, sözü derinleştiren bir imge dünyası kurar. Bu nedenle dizeleri ilk okumada dokunur, ikinci okumada düşündürür, üçüncü okumada ise insanın kendi hayatıyla konuşmaya başlar. Herkes kendinden bir parça bulur onun şiirinde. Yaşadığı dönemin şarkıları, hüzünleri, kederi kelimelerin yüzündü durur.
Ahmet Telli'nin söyleyişindeki musikiyi oluşturan en önemli özelliklerden biri iç ritimdir. Geleneksel ölçüye bağlı kalmaksızın kurduğu ses örgüsü, şiire doğal bir akış kazandırır.
Cümleler nefes alır; duraklar, susar, yeniden konuşur. Okur, şiiri kulağıyla da takip eder. Sözcüklerin seçimi kadar susuşların yerleştirilişi de bu estetiğin ayrılmaz parçasıdır.
Şairin dili retorikten uzaktır. Büyük cümleler kurmak yerine büyük duyguların sade karşılıklarını arar. Onun şiirinde gösteriş değil, içtenlik öne çıkar. Onun söyleyişi, okuru etkilemek için kurulmuş bir hitabet değil; insanın kendi kendisiyle yaptığı uzun konuşmaların şiire dönüşmüş biçimidir. Kelimeler de buna göre kendine yeni bir kıvam ve biçim bulur. Hüzün ile umut arasındaki denge, Ahmet Telli şiirinin en özgün taraflarından biridir. Şair karamsarlığı estetize etmez. Acıyı anlatırken bile geleceğin ihtimalini diri tutar.
İpince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne
sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz
Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün
Çünkü onun şiirinde umut, gürültülü bir iyimserlik olmanın ötesinde; yıkıntılar arasında yeşeren sessiz bir var olma biçimidir. Bu nedenle Telli'nin dizelerinde umutsuzluk bile insanı hayattan koparmaz; aksine yaşama tutunmanın yeni anlamlarını düşündürür.
Şairin söyleyiş estetiği, yalnız bireysel lirizmle sınırlı değildir. Onun şiirinde toplumsal hafıza güçlü bir damar olarak akar. Kentler, meydanlar, sürgünler, kayıplar ve unutulmuş yüzler yalnızca tarihsel göndermeler değildir; şiirin yaşayan karakterleridir. Şair, bireyin iç dünyasını toplumun ortak vicdanıyla buluşturur. Böylece kişisel olan, toplumsal; toplumsal olan ise evrensel bir anlam kazanır.
Şiirlerinde dikkat çeken bir başka özellik de sessizliğin kullanımıdır. Bazı dizeler tamamlanmış görünür; fakat anlamları okurun zihninde devam eder. Telli, söylemediği kadar söyledikleriyle de güçlüdür. Çünkü gerçek şiirin, kelimelerin bittiği yerde başladığını bilir. Onun dizelerinde boşluklar, anlamın eksikliği değil; okurun katılımına bırakılmış estetik alanlardır.
Ahmet Telli'nin şiiri, modern Türk şiirinde söyleyişin ahlakını yeniden hatırlatan önemli örneklerden biridir, onun için dil, insan olmanın da biçimidir. Kelimeler özen ister, çünkü insanın vicdanı çoğu zaman dilinde görünür. Bu nedenle Telli'nin şiiri, estetik olduğu kadar etik bir duruşun da ifadesidir.
Onun şiiri, okuru yüksek sesle etkilemeye çalışmaz. Sessizce yanına oturur, birlikte geçmişe bakar, bugünü sorgular ve geleceğe dair kırılgan ama güçlü bir umut bırakır. Belki de gerçek şiirin en büyük başarısı budur: İnsana kendi sesini yeniden duyurabilmek.
Ahmet Telli ile otuz yılı aşkın bir dostluğumuz vardı; dost meclislerinde çokça oturduk. Kendisini birçok yerde, şehirde söyleşileri ve şiirleriyle dinledim. Çokça hasbihal ettik, hayata, sanata, umuda dair çokça konuştuk.
Onunla en son, Diyarbakır’a Şükrü Erbaş ile birlikte geldiği bir kafede; şiir okuduğu, söyleşi yaptığı gün sohbet ettik. Güzel bir gündü, şiir doluydu. Beni, kendisini eskisi gibi sık aramadığımı söyleyerek bana küçük bir sitemde bulundu. Sonra bana sarıldı, gözleri doldu; ben de onun başını öperek ona karşı saygı ve sevgimi dile getirdim. Bunu görenler hüzünlendiler. Bu, Diyarbakır’a ve bizlere bir veda gibiydi. İki ay sonra da hastalığını öğrendim. Hastanedeyken sıklıkla aradım ve acil şifalar diledim. En son, kendisi benimtelefonuma çıktı ve uzunca sohbet ettik. Umutluydu, bu hastalığı yenme konusunda iyimserdi, şiiri gibiydi. Nurlar içinde yatsın, şiirinin gölgesinde hep hayat olsun…
Ahmet Telli