Her şehrin bir kuruluş hikâyesi vardır. Bazı şehirler taş ustalarının ellerinden önce efsane ve anlatılarda kurulur. Bir nehir kıyısında duyulan su sesi, bir dut ağacının gölgesinde söylenen söz, göç yolunda gökyüzüne bırakılan bir güvercin ya da bir kadının yüreğinde büyüttüğü gelecek tasavvuru, henüz ortada hiçbir yapı yokken bir şehrin ilk taşına dönüşebilir. Şehir, insanın hafızasını yerleştirdiği büyük bir sandıktır.
Atlasya’nın hikâyesi böyle bir sandığın kapağını aralar. Burada mimari, yalnızca estetik bir düzenleme değil; göçün, acının, umudun, bilgeliğin, sevginin ve hatırlamanın taşlaşmış biçimidir. Bilge Kadının göç yollarında yaşadığı tecrübeler, Amida’nın rüyasında yeniden belirir; rüyada beliren geçmiş, geleceğin mimari tasarımına dönüşür. Böylece kuşaklar arasında yalnızca kan bağı değil, hayal bağı da kurulur.
Belki de insanın en büyük mirası malı, mülkü ve mücevherleri değildir. İnsan, kendisinden sonra geleceklerin dünyasını nasıl hayal ettiğini bıraktığında gerçekten miras bırakmış olur. Bir ev, bir şehir, bir mabet, bir saray veya bir sur, bu hayalin maddi karşılığıdır. Fakat o yapıları anlamlı kılan, taşın kendisi değil, taşa yüklenen hikâyedir.
Atlasya’da da önce hikâye, anlatı doğar, sonra şehir.
Mecburiyet yüreklerini parelemiş, bilinmezliğin kaygılarıyla geçtikleri yollardan taze tecrübeler edinmişti Atlasyalılar. Dağları hırpalayan yağmurların ardından gökyüzünde beliren renkler, katranlaşmış yüreklerinde zamanı gelince tayların koşacağı ovalar gibi refahın güzelliğiyle buluşacağı inancını doğurmuştu göç edenlerin gönüllerinde. Duygusal iflas yaşamanın maddi imkânsızlıklardan hayli yıkıcı olduğunu da o yolda anladılar. Çünkü umudunu yitirmiş bir insan kadar düşleri solmuş bir halk, renkleri kaybolmuş bir toplum, hafızaya ihanet sayılacak şenliklerin kıtlaşması ve kirletilmiş bir mazi, çekilen çilelere sırtını dönmüş bir ahali ancak kandırılmanın tesellisiyle abartılarda kaybolup gidecekti. Oysa gerçek, manyetik bir çekim gücüne sahip olmanın yanında elmas gibi de keskindi.
Bu olguların tamamını heybesinde taşıyan Bilge Kadın, fistanından çıkardığı bir tutam otu derin bir nefesle burnuna çekerek Diyar adlı kısrağını dörtnala mahmuzladı. Boz saçları rüzgâra kapılmış bir fular gibi hava boşluğunda dalgalanırken, kanat çırpmaktan yorgun düşen körpe güvercinler Bilge Kadının koynuna sığınıyor, tenine değen güvercinlerin sıcaklığıyla yalpa yapan mücadeleci ruhu kabuğunu kırıyor, arzuları genişliyordu.
Atlar yorulmuş, erzak tükenmeye yüz tutmuş, göz alabildiğine uzanan düzlükte kafile bitkin düşmüştü. Bilge Kadın, çaresizliğin kendisine doğru yürüdüğünü görünce güvercinlere sığındı.
“Artık mecalimiz tükendi.”
Bunu duyan güvercinlerin rehberi, üç renkli kraliçe Atlas, Simurg gibi yazgılarını arayan Atlasyalıları nehir yatağına yönlendirdi.
Bilge Kadın nehir kenarına oturdu. Yüzünü yıkadı. Gönlünü yalayan nidaların dilini çözememenin derin çöküntüsünde gözlerini kapadı. Ve ne hikmetse işte o an, iliklerinde katranlaşmış o mendebur sızıların karıncalandırdığı bedeninden ayrıldığını hissetti. O an saçlarını öpen kısrağın merhametiyle kendine geldi ve yüreğini genişleten sırrı fısıldadı:
Kafileyi talandan kurtaran güvercinlerin kutsal ruhunu kurgulayacağı masallarla çocuklara anlatacak, burayı yuvaya, yurda dönüştürecekti.
Ahali meraklı gözlerle neden burayı seçtiğini anlamaya çalışırken Bilge Kadın, dut ağacının dallarında sıralanan güvercinlere çevirdi gözlerini. Göç yolunda güvercinlerin yoldaşlığında vardıkları yerin, güvercinlerin ülkesi Atlasya olduğunu keşfetmişti; fakat meseleyi dillendirmemişti.
El becerisindeki maharetiyle bilinen ahalinin en cüsseli adamını yanına çağırıp nehir kenarında yükselen devasa kaya parçasını gösterdi:
“Yurdumuz buraya dikilecek.”
Ahalinin diğer cengâver yiğitlerine de buyruk verdi. Kelekler yapılacak, nehirde seyrana çıkılacak, mümkün olduğunda balık tutulacak, etraftaki üzüm bağlarının yemişleri toplanacaktı.
Bilge Kadın toprağa oturdu. Günlerce nehrin mırıldadığı şarkıları dinledi. Alın terinin, mücadelenin ve sevginin hikâyelerde çoğaldığı maziyi yâd etti. Zihninde yegâne bir anafor dolanıp durdu:
Kadın kıymetli ve kutsaldı.
Bilge Kadından asırlar sonra doğan torunu Amida, kuşaklar boyu fısıldanan anlatının etkisiyle bir gece rüya âleminde Bilge Kadınla karşılaştı. Koca dut ağacından yapılmış bastonunu toprağa vuran Bilge Kadın, birkaç nesil sonra Amida’nın bedeninde gezinen o sızıların mutluluk memleketi hayalinin artçıları olduğunu söyledi. Sadece toprağın, malın, mülkün, ziynet eşyalarının değil, hayallerin de miras kalabileceği sırrını Amida’nın yüreğine nakşetti. Belindeki atlas şalı Amida’nın saçlarına bağladı.
Mutluluk ve mimari arasında gizemli bir bağ vardı.
Bu sırra hâiz olmanın kıvancına nâil görülen İmparatoriçe Amida, sabah uyandığı gibi en becerikli taş ustalarını çağırtıp toprağa çizdiği projenin hayata geçirilmesi için kendine has, rakımlı bir üslupla buyruk verdi. Ustalar can havliyle çalışırken mutluluk memleketini ziyaret eden bir âlim, fırsat verilirseAtlasya’nın, yani atlas güvercinler diyarının, şaheser gibi dilden dile dolaşacak surlarının panoramasını anlattı.
Amida hayretler içindeydi.
Rüyada gördüğü Bilge Kadın, elindeki güvercini ona uzatmış ve ziyarete gelecek misafirin çift olan başparmağını göstermişti. Amida projeye şerh koydu: Yapılacak eserin her yanına imgeler eklenecekti. Eserin en güzel bölümüne Bilge Kadın çizilecekti.
Bir de projenin çizimlerini istedi.
Dut ağacından yaptırdığı sandığı atlas örtülerle sarıp sarmaladıktan sonra Kırklar Dağı’ndaki mağaralardan birine sakladı. Büyücüleri tembihledi. Nehrin etrafı insan kalabalığından görünmeyecek, kalabalıkların bu memlekette şenlikler tertip edeceği zamana kadar kimseler bu sandığa erişemeyecekti.
Anlatıcılar Meclisi’ni topladı. Kırklar mağarasında gerçekleşen cinli, perili, envaiçeşit akıl almaz meselenin memlekette dillere pelesenk olmasını istedi. Sonra halkını toplayıp dans şenliklerinde mutluluk memleketini kutsadığını ilan etti.
Şenlikten sonra kâhinlere emir yağdırdı. Kâhinlerin verdiği bilgileri yüreğinde sakladığı sırla harmanlayıp büyücülerden aldığı iksiri surlara sürdü. Yumurta akı, süt ve çeşitli nebatatların karışımından yapılan iksirin bir örneğini de surların bir yerine sakladı.
Rivayet odur ki Anlatıcılar Meclisi’yle yaptığı son toplantıda, şaheserlerin dillere destan olabilmesinde memleket aşkını dava kabul edeceklerin âbıhayat suyunu tadabileceklerini fısıldayarak ruhunu memleketin her yanına işledi. Mutluluk memleketini koruyacak iksirin, toplantıya katılan anlatıcıların imparatoriçeyle birlikte dillendirdikleri şarkı olduğu söylenir.
Bu şarkıyı rüya buluşmasında Bilge Kadın öğretmişti nesiller sonraki torunu Amida’ya.
İmparatoriçeden sonra nice medeniyet şehri zapt etti, surları yaktı, yıktı, restore etti. Fakat hâlâ bu surlar mutluluk memleketinin tılsımını koruyor. Evrendeki en görkemli yapılardan biri olarak zamanın karşısında duruyor.
Chulhan, Anlatı Krizi adlı eserinde “Yaşamak anlatmaktır.”der.
Bu bağlamda anlatıların niteliğini belirleyen paradigma, zamana direnebilmesidir. Rönesans ve Reform hareketleri Avrupa kıtasında Antik Yunan anlatılarını yeniden gündeme taşıdı. Panteon mimarisinden edinilen veriler estetik görkemle harmanlanarak yeni göstergelerin oluşmasına katkı sağladı. Aslında İpek Yolu’yla başlayan bilincin taşınması, görselin kopyalanması ve biçimlerin başka coğrafyalarda yeniden üretilmesi gibi özel durumları medeniyetin belleğine işlemeyi görev edindi. Babil’in Asma Bahçeleriyle başlayan yaşanan yeri güzelleştirme ideali hâlâ canlılığını koruyor.
Biz yine mutluluk memleketinin mimari anlatılarına dönelim.
Surların tadilat ve tamirat çalışmaları için belirlenen usta ile çıraktan geriye Ben u Sen Burcu kalmıştır. Bu anlatı kronik bir hüzün taşıdığı için ayrıntılarını bir kenara bırakarak medeniyet yoluna devam ediyorum.
Cervantes’in yarattığı kahramanlar sayesinde anlatılar kıtadan kıtaya sekerek şöhretlendi. İpek Yolu’ndan medeniyet yoluna aktarılan icatların sunduğu koşullar sayesinde bedensel güç, hırçın aktüeller, masraflı çatışmalar ve gösterişli çarpışmalar yerini renklerin dansına bıraktı. Artık gövdesi iri fedailerin vuruştuğu kanlı zaferlerin yerini, belleği kallavi, kalemi hisli yazı ustalarının çetrefilli kelime oyunları almıştı tarih sahnesinde.
Anlatılar çoğaldıkça anlatı memleketleri parıldamaya, rüyaları süslemeye, gönülleri yakmaya yüzünü dönmüş taze bir çağ vardı.
İsfahan’a tacını gelin olarak takmak isteyen zihniyetin yerini, Paris’te bir bina dairesinde prenses olmayı tercih eden; hazine sandıklarını umursamadan kitap raflarında yüreğine parlantalar takmaya niyetli, kendi varlığını arayan bir efsun evreni kuşatmıştı. Paris hayali evrenin dört yanına dağılınca orada kaleme alınan eserlerin tanınırlığı da çoğaldı.
Modernizm, toprağın yerini beton, çelik ve demire bırakması yönündeki ısrarı güçlendirince avlulu evlerin yerini bina daireleri aldı. Mimari, yeni keşiflere uyum sağlamakta gecikmedi. Aynı aile üyelerinden oluşan kalabalık avluların yerini, farklı bölgelerden göç etmiş insanların salon toplantıları aldı. Mahalle kültürünün ünlü gölge baskı kavramı, elâlemmetaforu tahtından edildi; yerini bireyselliğin bütün koşullarını bedenine giydirme modasına kapılmış bir kuşağın söylemleri doldurdu.
Çıkmaz sokaklı evlerin yerine dikilen camdan plazalar da insan ilişkilerini böl, parçala, yönet modelinin gizli paranoyası olarak âlemi gezinmekte.
Bina kültürü, tarihin en eski imgelerinden biri olarak karşımıza çıkar. Babil Kulesi bu düşüncenin en görkemli yapıtlarından biri olarak zihinleri meşgul eder.
Mağara duvarlarına çizilen resimlerle başlayan sanat ve mimari yoldaşlığı, surlara kazınan rölyefler, binalara takılan levhalarla farklı formlar kazanarak sürdü. Arada değinmeyi unuttuğumuz konaklar, saraylar ve yalılar bu ilişkinin en gösterişli yapıtlarıdır. Tavana çizilen manzara resimlerinden duvar kâğıtlarına, vitraylı pencerelerden ahşabın mücevher işçiliği kadar önem kazandığı kapılara ve mutluluğun imzası gibi düşünülebilen öz sermayemiz tabana işlenen ebru sanatının nimetlerine kadar uzanan bütün bu ayrıntılar, konunun daha somut örneklerle anlaşılması bakımından önemlidir.
Kurgusal metin dehası Saramago’nun mutluluk tanımıyla tarihsel anlatı motifinden rölatif ifade tonuna geçelim.
“Mutluluk, insanın kendine aklıyla baktığı ilk andır.”
Akıl mutluluğa yol gösterici midir?
Mimari üzerinden konuyu irdeleyelim.
Medreselerde sınıf olarak tasarlanan bölümleri görmek istediğinizde kapıların oldukça düşük yapıldığı için eğilerek girmeniz gerekir. Bu bilinçli bir tasarımdır. Âlimlerin karşısına çıkan talebelere saygının gücü gösterilir. Mabedlerin tamamına bakıldığında mimari özellik açısından ışığa önem verilmesi de bir tesadüf değildir kanımca. Işığın insana iyi geldiği bilgisine sahip olmaları, asırlar sonra gelen bir tecrübenin ifşası olur. “Işık girmeyen eve hekim girer.” bilincinin kuşaktan kuşağa aktarılması gibi…
Mimariye yalnızca taşın, toprağın, demirin ve ahşabın biçimlenmiş hâli olarak bakmak, insanın mekânla kurduğu ilişkinin büyük bölümünü görmezden gelmek olur. Çünkü insan kendisini yalnızca sözlerle anlatmaz. Bazen bir kapının yüksekliğinde, bir pencerenin yönünde, bir avlunun genişliğinde, bir kubbenin göğe açılışında, bir duvarın üzerindeki kabartmada ve hatta bir yapının ışığı içeri alma biçiminde kendisini anlatır.
Atlasya’nın hikâyesi tam da burada anlam kazanır.
Bilge Kadın önce bir şehir değil, bir sığınak hayal etmişti. Amida ise yüzyıllar sonra bu hayali taşın diline çevirmişti. Aralarındaki bağı sağlayan şey kan değil yalnızca; hafızaydı. Rüya, bu hafızanın iki zaman arasındaki köprüsü olmuştu. Dut ağacı, güvercin, nehir, atlas şal, sandık, sur ve şarkı ise bu köprünün işaret taşlarıydı.
Demek ki mimari, yalnızca yaşayanların değil, henüz doğmamış olanların da dünyasına hitap edebilir.
Bir yapı bazen geçmişten geleceğe bırakılmış uzun bir mektuptur. Onu yazanlar taş ustalarıdır ama cümlelerini kuran, o yapıya yüklenen anlamdır. Şehirler bu yüzden yalnızca yükselmez; anlatılır. Surlar yalnızca korunmak için örülmez; hatırlamak için de ayakta tutulur. Meydanlar yalnızca insanların toplandığı boşluklar değildir; ortak hafızanın görünür hâle geldiği alanlardır.
Modern zamanın cam, beton ve çelikten yükselen yapıları insana yeni imkânlar sundu. Fakat yeni olan her şeyin insanı daha mutlu edeceği düşüncesi, mimarinin en eski sorusunu ortadan kaldırmadı: İnsan nerede kendisi olabilir?
Belki de asıl mesele budur.
İnsanın kendisi olabildiği yer, onun gerçek evidir.
Işığın içeri girdiği, gölgenin dinlenmeye izin verdiği, komşunun sesinin tamamen yabancılaşmadığı, çocukların avluda koşabildiği, yaşlının kapı önünde oturabildiği, hikâyelerin duvarlara sinip geceleri yeniden konuşabildiği bir mekân yalnızca yapı değildir. Orası insanın dünyayla barıştığı yerdir.
Bu nedenle mutluluk ile mimari arasındaki bağ, ilk bakışta sanıldığından daha derindir.
Mutluluk, insanın yaşadığı yeri kendisine ait hissetmesiyle başlar. Aidiyet, hafızayla güçlenir. Hafıza anlatıyla korunur. Anlatı ise bir gün taşa, ağaca, suya, sokağa ve yapıya dönüşür.
Atlasya’nın surlarında saklanan tılsım belki de budur.
İksir değil.
Büyü değil.
Kâhinlerin sözü de değil.
Asıl tılsım, bir halkın kendi hikâyesini unutmamasıdır.
Çünkü insan unuttuğunda şehir de sessizleşir. Şehir sustuğunda taşlar yalnızca taş olarak kalır. Fakat bir çocuk, dut ağacının altında oturup Bilge Kadının hikâyesini dinlemeye devam ediyorsa; bir genç surların gölgesinde geçmişi merak ediyorsa; bir usta eski bir yapının taşına dokunurken kendisinden önce orada çalışan elleri düşünüyorsa, medeniyet hâlâ nefes alıyor demektir.
Mimarinin fısıltısı da işte o nefeste duyulur.
Bazen bir nehrin mırıltısına karışır.
Bazen bir güvercinin kanadında yükselir.
Bazen eski bir kapının eşiğinde insanı eğilmeye mecbur eder.
Bazen bir pencerenin içeri aldığı ışıkta belirir.
Ve bazen, yüzyıllar boyunca susmuş bir taşın içinden çıkıp insanın kulağına yalnızca bir cümle söyler:
“Beni unutma.”
Belki bütün medeniyetlerin en büyük mimari projesi de budur: Unutmamak.
Çünkü insanın inşa ettiği yapılar bir gün yıkılabilir. Surlar aşılabilir, saraylar harabeye dönebilir, meydanlar değişebilir,şehirler başka isimlerle çağrılabilir. Fakat hafızaya yerleşen bir anlatı, yeni bir insanın yüreğinde yeniden kurulabilir.
Atlasya bu yüzden yalnızca bir şehir değildir.
Atlasya, insanın acının içinden mutluluğa, göçün içinden yurda, rüyanın içinden mimariye ve unutuluşun kıyısından hatırlamaya doğru yaptığı uzun yürüyüştür.
Ve belki de her şehir, kendi Atlasya’sını ararken kurulur.
İbrahim Atlasçı