Bir ailenin soyağacı üzerinden bir şehrin kimliğini, sokaklarını, surlarını, mabetlerini, mekânlarını, konaklarını, pazarlarını, şarkılarını, masallarını anlatıyor. Bir asırlık Diyarbakır’ı bir çırpıda önünüze seriyor. Rana Hanım, geçen hafta kitabını benim için de imzalama nezaketinde bulunmuş, kendisine teşekkür ederim. Kitabı ilk fırsatta okudum.
Biyografik olan bu eser, zamanı, sevinci, hüznü, hasreti, aynı satırlarda harmanlıyor. Şehrin eşiklerinde bir tarihsel göz olarak sizi bütün misafirperverliği ile karşılıyor. , belgesel roman tadındaki eser tam da bu eşiği aşan bir metin olarak karşımıza çıkıyor. Annesi Leman’ın serüveni eşliğinde,tarihsel bellek kökleşiyor, mutfak, gastronomi, düğünler, gelenek ve göreneklerle ete kemiğe bürünüyor. Bir tıp Profesörünün kaleminden teknik olmayan, anlatıya ve geleneğe yaslanan bu çalışma, bir dönemin Diyarbakır’ına da ışık tutuyor; sosyolojik, kültürel dehlizlerinde bizleri dolaştırıyor. Konakların gizemlerini fısıldıyor.
Rana Hanım, şehrin vakur duruşunu bir ressam edasıyla betimliyor. İstanbul’un modern ve hareketli dokusundan kopup, Diyarbakır’ın kadim ve katmanlı hafızasına gelin gelen 17 yaşındaki bir genç kızın, Leman’ın hikâyesi, bireysel bir biyografinin ötesine geçerek kültürel bir dönüşümün izlerini sürüyor. Bu metin, bir insanın yeni bir hayata uyum sağlama sürecini anlatırken aynı zamanda gelenek, aile ve aidiyet kavramlarını derin bir sezgiyle sorguluyor.
Anlatının merkezinde yer alan dönüşüm, bir “fidanın çınara dönüşmesi” metaforuyla güçlü bir biçimde kurulmuş. Bu metafor, yalnızca biyolojik ya da zamansal bir büyümeyi değil; sabrı, kök salmayı, direnç göstermeyi ve bir topluluğu gölgesinde birleştirmeyi simgeliyor. Sekiz çocuk ve on bir torunla genişleyen bir aile yapısı, bu kadının yalnızca bir gelin değil, aynı zamanda bir kurucu figür haline geldiğini gösteriyor. Böylece bireysel hikâye, kolektif bir hafızaya dönüşüyor.
Metnin en dikkat çekici yönlerinden biri, kültürel uyum sürecini romantize etmeden ama estetik bir duyarlılıkla ele almasıdır. Diyarbakır’ın köklü yaşam biçimine “zarif dokunuşlarla” uyum sağlamak, burada edilgen bir kabulleniş değil; aktif bir yeniden üretim süreci olarak okunabilir. Bu yönüyle anlatı, kadın kimliğini yalnızca aile içi rollerle sınırlamaz; aksine, kültürel taşıyıcılık ve dönüştürücü lüküzerinden yeniden tanımlar. Kitap, Diyarbakır arşivine şimdiden girmeye aday. Birçok bilgi demetini içinde barındırıyor.
Yazarın metne dahil oluş biçimi de ayrıca dikkate değerdir. “Bu ailenin ilk çocuğu olmanın gururu” ifadesi, anlatının yalnızca gözlemci bir bakış açısıyla değil, içsel ve duygusal bir bağ üzerinden kurulduğunu gösterir. Bu, metne hem samimiyet hem de etik bir sorumluluk katmaktadır. Yazmak, yazarımız için adeta bir borcun ödenmesi, bir hafızanın korunması olarak okuyucuya ulaştırılıyor.
Diyarbakır’daki İskender Paşa Ailesi ve onların yaşadığı İskender Paşa Konağı, kentin Osmanlı sonrası sosyal yapısını anlamak açısından önemli bir eşik sunar. Her ne kadar bu aileye dair bilgiler, yerel tarihin kırılgan belleğinde, sözlü anlatıların taşıyıcılığında ve dağınık arşiv izlerinde varlığını sürdürür. Bu yönüyle İskender Paşa Ailesi, adeta eksik bırakılmış bir hikâyenin, yarım kalmış bir anlatının izlerini taşır.
Kitaptan yola çıktığımızda “İskender Paşa” adı, Osmanlı bürokrasisinde farklı dönemlerde birden fazla şahsiyet tarafından taşındığını görmekteyiz. Diyarbakır’da İskender Paşa Camii, İskender Paşa Mahallesi, İskender Paşa Konağı şehirde ailenin etkisini göstermek bağlamında önemlidir. Bitlis, Urfa gibi çevre şehirlerde de görev yapmış bir Osmanlı paşasının izini ya da onun soyundan gelen yerel bir eşraf ailesinin sürekliliğini imler. Bu aile, kentin sosyoekonomik dokusunda belirgin bir yer tutar: ticaretle ve kurduğu diplomatik ilişkilerle var olma serüveni devam etmektedir. Aile fertleri büyük çapta Diyarbakır’ı terk etmiş; İstanbul, Ankara, İzmir ve yurtdışına yerleşmişlerdir. Rana Hanım aile büyüklerinin mezarlarının Diyarbakır’da bulunduğunu ve şehirden göçmüş olmanın hüznünü paylaşıyor.
Konak hayatına dair kesintiler okuyucuya konak yaşantısına ilişkin bir dönemin ipuçlarını veriyor. Sur içinin dar sokakları arasında yükselen bu yapı, Diyarbakır’a özgü bazalt taşın sert ve vakur dokusuyla örülüdür. İçe dönük mimarisi, mahremiyetin sadece bir tercih değil, bir yaşam biçimi olduğunu fısıldar. Avlusu, zamanın ortasında açılmış bir boşluk gibi hem gündelik hayatın merkezi hem de kuşaklar arası geçişin sahnesidir. Yazlık ve kışlık bölümler, iklimle kurulan kadim uyumu; eyvan ise serinliğin, sohbetin ve sessizliğin mekânsal karşılığını temsil eder. Yazar, bu bölümleri ayrıntılı bir biçimde anlatıyor kitapta.
Osmanlı’nın son dönemlerinden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte, bu tür aileler ve onların mekânları, Diyarbakır’ın toplumsal yapısını şekillendiren ana damarlardan biri olmuştur. İskender Paşa Ailesi de bu bağlamda, geleneksel otoritenin bir temsili, yerel kültürün bir taşıyıcısı ve şehir aristokrasisinin bir parçası olarak okunabilir. Kitabın son kısmına dönemin dergilerinden bölümler eklenmiştir. Bu da şehrin kültür sanat envanterine, çalışmalarına katkı sağlamıştır. Bugün ise bu konaklar, zamanın aşındırıcı etkisiyle farklı kaderlere savrulmuştur. Kimi restore edilerek turizmin hizmetine sunulmuş, kimi ise özel mülkiyetin sessiz sınırları içinde varlığını sürdürmektedir.
Konaklar, hatırlamanın mekânsal biçimleridir. Duvarlarında yankılanan sesler, bugünün sessizliğinde varlığını sürdüren anlatıların izleridir. Diyarbakır, okunması gereken bir kitap gibidir. Rana Olguntürk aynı zamanda sözlü edebiyat örneklerine de yer veriyor kitabında. Özellikle çocukluğundan hatırladığı masal örnekleri çok kıymetli. Masalların gücü, büyüsü, iyilerin kazandığı ütopyaların insan üzerindeki etkilerini de dile getiriyor. Diyarbakır ağzından da örnekler vererek bunları kısaca yorumluyor. Kitap bu yönleriyle şehrin o dönemki sözlü kültürüne de yer veriyor.
Dengbêjlerin sözlerinde, aile büyüklerinin hatıralarında ve kuşaktan kuşağa aktarılan hikâyelerde bu mekânlar yeniden kurulur. Bu yüzden konak, sadece bir yapı değil; sınıfsal ayrışmanın, kültürel sürekliliğin ve toplumsal hiyerarşinin mimariye sinmiş hâlidir. Bir anlamda konak, zamanın donmuş değil, taşlaşmış hâlidir; yaşayan ama konuşmayan, suskun ama anlatan bir hafızadır.
Sonuç olarak Gelin Hanım, kitabında yazar bireysel bir hayat hikâyesini anlatırken, aslında zamanın, mekânın ve kültürün iç içe geçtiği çok katmanlı bir anlatı sunuyor. Okuyucu ile kurulan samimiyet metnin duygusal gücünü besliyor, kitabın okunmasını kolaylaştırıyor. Kitabın bir özelliği de merak duygusunu beslemesidir. Yazar, kitabın başına eklediği bir notta mütevazılık gösteriyor, ilk kez teknik olmayan bir anlatıyı kaleme aldığını, “acemilikleri” olabileceğini söylüyor. Oysa eser sürükleyici, öğretici ve samimi… Diyarbakır için de kıymetli.
Ferman Salmış




