KÜLTÜR SANAT

Bir Serginin İzinde: BAŞAK, TARİH VE KADIN

Tarih hep böyle büyüleyici midir? Unutulmuş zılgıt sesleri ve buğday başakları arasında, Hangi sevda yeşermedi ki?

Başak ile kadının aynı kadim ritimde buluştuğu o sergiye adım attığımda, zamanın yalnızca ileriye doğru akmadığını, bazen toprağın derinliklerinden geriye ve bazen yukarı doğru da yükseldiğini hissettim. Diyarbakır’ın Sur içindeki o taş hafızası, Saint George Kilisesi’nin sessiz duvarlarına sinmiş binyıllık yankılarla birlikte, bir sergiden fazlasını kuruyordu: bir hatırlayışın ve hüznün mekânı… Ressam M. Fatih Yıldız’ın “Mezopotamya’nın Altın Kadınları” temalı eserleri, tuvalden zamana akıp gidiyordu, bir şiir mimarisinin içinden süzülüyordu. Üstelik insanın iç dünyasında da bir arkeolojik kazı başlatıyordu. Her figür, bir katmanı aralıyor; her bakış, geçmişin üzerimize örtülmüş ince tozunu usulca kaldırıyordu.Kadınların saçları hala diriydi, gözlerinde ışık vardı, başakları bereketliydi.

Bu sergide kadın, bir sürekliliğin kendisiydi. Buğday başaklarıyla kurulan o derin bağ, bana yaşamın en yalın ama en güçlü metaforunu yeniden düşündürdü: üretmek, çoğalmak, toprağa kök salmak… Geleneksel giysilerin dokusunda saklı olan renkler, sadece estetik bir tercih değil, aynı zamanda kültürel belleğin sessiz taşıyıcılarıydı. Kadın figürlerinin siluetleri, bazen bir arkeolojik buluntunun kırık kenarında, bazen de bir mitin gölgesinde beliriyordu. Bazen Daralı Meryem’in gölgesi bazen Roma’dan bugüne uzanan bu görsel anlatı, aslında tek bir soruyu fısıldıyordu: Zaman değişir, ama kadın hangi anlamı, estetiği terk eder ki?

Serginin açıldığı an, kemanın yayından süzülen o kadim ezgiler, mekânın taşlarına değdikçe çoğalıyor, sonra insanın içine doğru çekiliyordu. Müziğin titreşimi ile resimlerin sessizliği arasında kurulan o görünmez bağ, sanatın en saf hâlini hatırlattı bana. Dışarıda yağmur vardı; ama o yağmur yalnızca bir meteoroloji olayı değildi; cam tavana düşen her damla, doğanın kendi ritmini sergiye dâhil ediyor, sanki Mezopotamya’nın kadim hikâyesine bir dipnot düşüyordu. Yağmur, burada bir fon değil; anlatının bir parçasıydı.Camlardan inen yağmur suları kaç bin yıllık değişmeyen tek şeydi taşlarla birlikte.

Ve düşündüm: Bu sergi aslında bir “bakış eğitimi” sunuyordu bize. Çünkü bakmak ile görmek arasındaki o ince fark, en çok da bu tür anlarda belirginleşir. Kadın figürlerine bakarken, onların taşıdığı zamanı görmek; başaklara bakarken, onların içindeki yaşam döngüsünü hissetmek… İşte sanatın dönüştürücü gücü tam da burada başlar. Ressamın Londra’dan Paris’e uzanan serüveni, bu toprakların hikâyesinin evrensel bir dile sahip olduğunu kanıtlıyor gibiydi. Diyarbakır’daki bu sergi ise o hikâyenin yeniden kök saldığı bir durak oldu.

Belki de en çok şunu fark ettim: Bu eserler, geçmişi anlatmakla kalmıyor aynı zamanda bugünü sorguluyor. Kadının tarih boyunca yüklenmiş olduğu anlamlar, bugünün dünyasında nasıl karşılık buluyor? Bir başağın olgunlaşması için gereken sabır ile bir kadının varoluş mücadelesi arasında nasıl bir akrabalık var? Bu sorular, sergiden çıktıktan sonra bile zihnimde dolaşmaya devam etti. Çünkü bazı sanat eserleri, sergi salonunda kalmaz; insanın içinde yaşamaya devam eder.

Bir başka katmanda ise, bu sergi bana belleğin kırılganlığını düşündürdü. Unutmak, insanın en hızlı öğrendiği şeylerden biri; oysa hatırlamak, emek ister. M. Fatih Yıldız’ın tuvalleri, işte bu emeğin ürünüdür. Her fırça darbesi, bir unutuluşa karşı bir inat gibidir. Mezopotamya’nın kadınları, bu resimlerde zamanda korunuyor, çoğaltılıyor ve yeniden anlatılıyordu. Bu yönüyle sergi, estetik bir deneyimin ötesinde, kültürel birsorumluluğun ifadesine dönüşüyor. Ressamın da söyleşilerinden edindiğim izlenim, onun da kendini bu araştırmalara ve derin medeniyete verdiğidir.

Evet, zaman, doğrusal bir çizgi değil; iç içe geçmiş halkalardan oluşan bir döngüdür. Bu sergi, o halkalardan birini görünür kıldı sadece. Kadın, başak, yağmur, taş ve müzik… Hepsi aynı anlatının farklı sesleriydi. Belki de bu yüzden, o gün orada bulunan herkes, yalnızca bir sergiyi gezmedi; aynı zamanda kendi içindeki kadim hikâyeye de dokundu. Çünkü bazı sergiler iz bırakmaz, izleri ortaya çıkarır.

O izler, insanın iç dünyasında bir süre daha sessizce dolaşır; sonra bir gün, hiç beklenmedik bir anda yeniden belirir. Belki bir rüzgârın taşıdığı toprak kokusunda, belki bir kadının yüzünde beliren o tanıdık ifadede.

Bir süre sonra anladım ki, bu sergi aslında bir “sessizlik dili” kuruyordu. Konuşmadan anlatan, anlatırken eksiltmeyen bir dil… Kadının tarihsel varlığı, çoğu zaman sözün dışına itilmiş, anlatının kenarında bırakılmıştır. Oysa burada, tam merkeze yerleşiyordu. Her figür, bir hikâyeyi temsil etmekten çok, bir hikâyenin kendisi oluyordu. Sanki her tablo, “beni dinleme, beni hisset, beni anlat” diyordu. Ve bu çağrı, insanın içindeki en eski duyma biçimini harekete geçiriyordu: sezgiyi.

Diyarbakır’ın taş sokaklarından geçerken, sergideki imgelerin bu kente ne kadar ait olduğunu daha derinden hissettim. Bu şehir, katman katman birikmiş bir anlatıdır. İşte o sergi, bu anlatının görsel bir izdüşümü gibiydi. Kadın figürleri, bu şehrin hafızasıyla iç içe geçiyor; başaklar, bu toprağın bereketini ve direncini yeniden anlamlandırıyordu. Sergiyi gezenler, hayranlıklarını gizleyemediler, buna tanıklık ettim.

Hatırlamak, anlamak ve yeniden kurmak üzerine bir çağrı… Mezopotamya’nın kadınları, bu çağrının taşıyıcılarıydı. Onlar, hem geçmişin sessiz tanıkları; bugünün ve yarının kurucu özneleriydi. Ressamın fırçası, bu gerçeği görünür kılarken, izleyicinin de bu sorumluluğu üstlenmesini talep ediyordu. Bu medeniyetin farkında olma sorumluluğu…

Sonra, içimde şu cümle yankılandı: Belki de sanat, en çok unuttuğumuz şeyleri hatırlamak için vardır. Fatih Yıldız, böylesi çalışmalara imza atmaya devam edecek; onun ve onun gibi sanatçıların yüreği dert görmesin. Ve o gün, o sergide, hatırladığım şey yalnızca tarih değildi; insanın kendisiydi. Çünkü kadın, başak ve toprak… Bunlar yalnızca imgeler değil; insanlığın en eski hikâyesinin üç temel cümlesiydi. Ve o hikâye, hâlâ yazılmaya devam ediyor.
Ferman Salmış