Uzun bir bekleyişten sonra gelen; suskunluğun içinden süzülen, zamanı incitmeden açan tomurcuklar bir müjde kapısıgibi. Sözü yeniden yağmurla buluşturan, toprağın derin belleğini uyandıran o ilk damlanın hikâyesi bu şehrin taşlarında, dut ağaçlarında, güvercin kanatlarında kendine bir yer buluyor. İçine çektiğim her nefeste, çocukluğumun unutulmuş bahçeleri beliriyor; annemin avluda kuruttuğu çamaşırlara sinmiş sabun kokusu, uzakta bir dere gibi çağlayan bir sevinçle geri dönüyor. Sur’dan sesleri hatırlıyorum sonra; sokak satıcılarının sesi, horozların sesi, bakırcıların çekiç sesleri.
Toprak kokusu hatırlamanın en eski biçimidir; çocukluğumuzdan ömrümüze doğru akan. Yağmur düştüğünde, yalnız yeryüzü değil, insanın içindeki suskun muhitler de ıslanır. Belki de bu yüzden bahar, yalnız doğanın değil, insanın da yeniden yazıldığı bir mevsimdir. Gülün ve çiçeğin renklerini çoğaltan bu zaman, aynı zamanda kalbimizin eksik tonlarını tamamlayan görünmez bir ressamdır. Mevsimleri şarkılarımıza ekledikçe büyüyoruz, olgunlaşıyoruz, kelimelerle yeni sözleşmeler yapıyoruz. Dünya, büyük sancıların da yeri; gelip geçmeyen birçok yaşanmışlığın adresi; tortusu kalan onca zaman birikmiş ruhu. Her gün sokaklarda yürürken bu atmosferin içinden yürüyoruz. O yüzden bize bulaşan kelimelerin, rüzgârın, ışığın çok eski hikâyelerden kalan pasajlar olduğunu unutmayalım.
Alıp yakama iliştirdiğim bir mevsim gibi taşıyorum ömrümü. Bir çiçeğin narin ağırlığıyla değil; bir hatıranın sarsıcı hafifliğiyle. Kendimi yeniden resmeden bir ressam olarak, çizgilerimin dışına çıkmayı öğreniyorum. Çünkü bahar, sınırları sevmez. O, taşan bir ırmak gibi akar; biçimlerin dışına, tanımların ötesine, alışkanlıkların dar sokaklarından geçerek açık ufuklara ulaşır.
Peşine düştüğüm gülüşün, belki de bu yüzden hep biraz uzaktadır. Her yaklaştığımda başka bir renge bürünen, her baktığımda yeniden anlam kazanan bir ışık gibi değişiyor adreslerim. Gülüş dediğimiz şey, bir yüz hareketinden çok daha fazlasıdır; bir ruhun dünyaya açılan kapısıdır. Ve ben, o kapının eşiğinde, hem içeriye hem dışarıya bakan bir yolcu edasıyla bakıyorum. Kitapların yüzünden, hikâyeler okuyorum. Ekranlardan uzaklaşmak, cebime şarkılar doldurmak istiyorum. Beni gülümse ey zaman, beni unutmaşehrin güneş saati, burçlardaki hitabeler, bin yıllık figürler, ceylanlar, kelebekler. Beni gülümse ey şiir, benimle yürü ey sevda, saçlarımda dalgalan ey hüzün taş sokakların o vakur bakışıyla. Şehrin bütün tabelalarına bir dize yazılmalı belki de; bir yankı gibi hâlâ gökte asılı duran.
Baharın en derin yanı, görünmeyeni görünür kılmasıdır. Ağaçların dallarında tomurcuklanan yapraklar sessizcebüyüyen umudun ifadesidir. Kışın sertliğiyle kabuğuna çekilen hayat, baharla birlikte yeniden konuşmaya başlar. Ve insan, bu konuşmanın içinde kendi sesini bulur.
“Sesini bulan şarkılar var repertuvarımda” soluğu bahardan, rengi nisandan, sözleri şehrin bütün kapılarından, Diyarbakır’dan. Bunu da sesime ekliyorum.
Bazen düşünüyorum; insanın iç yolculuğu da bir mevsimler döngüsünden ibaret değil midir? İçimizdeki kışlar, baharları daha anlamlı kılmaz mı? Donmuş duyguların çözülmesi, bastırılmış seslerin yankıya dönüşmesi… Belki de en çok bu yüzden bahar, bir başlangıçtan çok bir hatırlayıştır. Zaten var olanın, ama unutulmuş olanın yeniden fark edilmesi. Toprak kokusu o nedenle bir not defteridir.
Ve işte ben, bu bağın, bu not defterinin izini sürüyorum. Bir yaprağın titreyişinde, bir kuşun sabah ezgisinde, uzak bir dağın sessizliğinde…
Kendimi ararken doğaya, doğayı ararken kendime varıyorum.
Belki bahardır kapımızdaki.
Belki de biz, uzun bir bekleyişten sonra kendimize gelmişizdir bütün hikâye; kim bilir?
Ferman Salmış