Kelimelerin Büyüsü, Şiirin Hikâyesi

“Bir medeniyet, kelimelerini kaybettiği gün yıkılmaya başlar.”

KÜLTÜR SANAT 05.01.2026, 16:09
Kelimelerin Büyüsü, Şiirin Hikâyesi

Şiir sözcüğü, etimolojik olarak Arapça “şi‘r” kökünden türemiştir; sezmek, kavramak, algılamak anlamlarına gelir. Ozanların, kelimelerin sözlük anlamlarına kimi zaman yeni mecazlar yükleyerek dil içinde özel bir dil yaratmak suretiyle; imgelerden, simgelerden, söz sanatlarından, ritimden ve uyumdan yararlanarak ortaya koydukları; okurda estetik duygular uyandıran edebî ürün, şiir kavramıyla karşılanır.

Kısaca izah etmeye meyledersek:
Şiir; kelimelerle dans etme sanatı, renkli bir dil oyunu, hayalin gerçeği ablukaya aldığı, gerçeğin hayale karşı savunmasız kaldığı için susmayı seçtiği emsalsiz bir efsundur. Edebiyat yurdunu keşfetmeyi arzulayan okurların elindeki ahit sandığından çıkan rengârenk bir atlastır şiir.

İstikametimizi belirlediğimize göre, mısralardan imar edeceğimiz ütopyanın yoluna düşelim.

Dünya edebiyatında bilinen ilk şiir, ezberlerimizi bozacak kadar güçlü bir delille çıkar karşımıza.

MÖ 2030’da çivi yazısıyla Sümerce kaleme alınan bu eser, bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde ziyaretçilerini karşılar. Karşımızdaki bu şaheser, bizi binlerce yıl öncesinin duygu iklimine ortak eder. Aşkın, insana ait en eski büyü olduğunu fısıldarken, benliğimizi tarifsiz bir duygu atmosferine taşır. Harflerde gizlenen büyünün aşkı hangi kelimelerle tarif ettiğini merak eden belleğimiz, bizi zamanda bir yolculuğa davet eder.

Sanatsal terfinin keyfiyle sürdürelim bu yolculuğu.

Dünyanın ilk aşk şiirinin kulisinde keşfettiğimiz hikâye, bizi renkli bir sırrın taşıyıcısı olma şanıyla onurlandırır; devrin yaşam felsefesine dair bir mirası, medeniyetin anlatı sandukasına emanet eder.

Rivayet odur ki:

Enheduanna, Sümerlerin aşk tanrıçası için şiirler yazan, tarihte bilinen ilk şairdir. Kendisinden binlerce yıl sonra Ahmed Arif’in “Ben şairim, yürek işçisiyim” diyerek ifşa edeceği tanımın ilk temsilcisi; tılsımlı sanatın meşalesini yakan kadındır o.

Sümer inancına göre, toprağın bereketini sağlamak amacıyla kralın yılda bir kez Bereket ve Aşk Tanrıçası adına bir rahibe ile evlenmesi kutsal bir görevdir. Tablete kazınan şiir, büyük olasılıkla Kral Şusin için seçilmiş bir gelin tarafından, aşkın ilk gecesinde krala duygularını sunmak üzere yazılmıştır. Şiir kralın beğenisine sunulduktan sonra, edebiyat yurdunun ilk şaheseri olarak dilden dile dolaşır.

Sanatsal tınının, saltanatın kudretinden daha tesirli olduğunu fark eden iktidar erki, şiirin kayıt altına alınmasını emreder. Böylece eser, sanatın ömrünün insandan uzun olduğunu kanıtlayan bir belgeye dönüşür. Kral da bu sırrı çözmenin verdiği imtiyazla adını zamana kazır.

Şiir; yeni yıl törenlerinde, zafer şölenlerinde, bebeklere ad koyma merasimlerinde, düğünlerde ve bahar şenliklerinde bir dua gibi okunur. Dillere destan olan bu şiire kulak verelim:

Kocama:
Anladım, kalbimin sevgilisi,
Güzelliğin büyüktür, baldan tatlı.
Aslan, kalbimin kıymetlisi,
Güzelliğin büyüktür, baldan tatlı.

Finali ise daha fantastik bir boyuta evrilir:

“Benim Tanrım, benim koruyucum,
Tanrı Enlil’in kalbini memnun eden Şusin’im.”

Şiirin ara mısralarında yer alan erotik imgeler, değişen koşullara rağmen değişmeyen bir hakikati fısıldar: Aşk, insanlığın en kadim tutku metaforudur.

Zamansal boşlukları okuyucunun hayaline emanet ederek başka bir kıtaya geçelim.

Batı medeniyetinin kuruluşunda önemli bir yere sahip antik kültürün izinde, büyülü sözlerin peşine düşelim.

Homeros’un kaleme aldığı İlyada, Akhilleus’un öfkesiyle başlar, Hektor’un cenazesiyle sona erer. Elli bir günlük bir zaman dilimini anlatmakla birlikte, öncesine ve sonrasına dair birçok olaya da göndermeler yapar. Aşkın efsunlu diliyle başladığımız serüven, burada kahramanlık dizeleriyle renk değiştirir; mısralar coşkunluğun kıtasına yol alır.

Pagan dualarında fısıltıyla okunan dizeler, zamanla daha gür bir sese kavuşur. Kâbe’ye asılan şiirlere uzanan bu serüvende, ahenk ve ölçü kuralları belirginleşir. Şiir, duygusal tecrübeyi ifadeye dökmenin en rafine yolu hâline gelirken; şairlik, bir meslek ve bir mertebe olarak yücelir. Söz ustaları, sivil hayatta bıraktıkları isimlerin yerine mahlaslarını giyinir; gönül divanında bu adlarla anılmayı seçerler.

Şairler yalnızca belagat hünerleriyle değil, zamana hükmeden kahramanların yetişmesinde de rol oynarlar. Sözün büyüsüyle kitlelere seslenen bu figürlerin en bilinenlerinden biri, Büyük İskender’dir. Aristo’dan aldığı derslerle sözü uzak diyarlara taşıyan bir cengâver-sanatçıdır o.

Bu izlek bizi Türk tarihinin en güçlü söz kahramanlarından birine, Fatih Sultan Mehmet Han’a ulaştırır. Büyük bir askerî deha olmasının yanı sıra, Avni mahlasıyla yazdığı şiirleriyle de sözün kudretini divanında sergiler.

Ve öğreniriz ki:
Söz ile iktidar, binlerce yıldır yoldaştır.
Asıl kudret, söze hükmetmektir.

Beni yetiştiren kıymetli hocam Molla Gürani Hazretlerinin doğduğu topraklar, mısrakeşlerin yurdudur. Ulu padişahın verdiği notla mısrakeşler diyarına göç ettiğimizde öğreniriz ki burada söz, tarihle emsaldir. “Kelimeler Diyarı” mahlasıyla anılan bu memleketin en eski söz ustası, aynı zamanda iktidarın da yegâne temsilcisidir. İşte o an büyü ifşa olur: Söz ve iktidar binlerce yıldır yoldaştır. Asıl kudretin söze hükmetmekten geçtiğini bilenler, sırlar ülkesinin kraliçesine konuk olurlar.

MÖ 3000’lerde, Dicle kıyısında gezinen bir imparatoriçenin İmgekeşler Meclisindeyiz şimdi. Öncelikle ant içme merasimine dâhil oluruz:

Dil, insanın en kıymetli hazinesidir.
Kelime israfı, belleğin iflahını kurutan bir düş bozgunudur.
Kelimelerimin tılsımını, hayalin renklerini dokumada kullanacağıma ant içerim.

Amida ile aynı natıkaları üç kez tekrar ettikten sonra ıssız bir sessizliğe bürünür, meclisin muhabbetine kulak veririz. İmparatoriçe Amida, yanındaki yirmi kadın anlatıcıya şiirler ezberletir ve sırrını fısıldar:

“Evvel zaman içinde, hayalimiz mutlulukla bütünleştiğinde, belleğinizde taşıdığınız efsunlu kelimeler evrenin dört bir yanına dağılacak ve yeniden hayalin memleketine dönecek. O gün, bizi anacak söz ustaları, benim görkemli sanat tapınağımı Kelimeler Diyarı diye anacaklar. Her gün biriniz şehirden ayrılacak; size fısıldadığım sırlarla uzak diyarlara göç edecek, belleğinizde gizlenen revnaklı dizeleri çocuklarınıza öğreteceksiniz. Onlar da kendi soylarına aktaracak; böylece adımız medeniyet mozaiğine nakşedilecek.”

Amida’nın söz meclisinden ayrılan kadınlardan birinin soyuna mensup Asur Kralı Adad-Nirari, MÖ 1280’de evrenin en kısa şiirini hançerine nakşeder. Tek kelimelik bu şaheserin adı **“Amida”**dır; bu ad dışında hiçbir imge yoktur hançerin çehresinde. MS 2020’de Ahmet Oğuz Gözel adlı şair, bu sırrı Amida’nın Nefesi adlı şiirinde ifşa eder. Böylece sözün serüvenine katılan okuyucular, Anadolu’nun bereketli topraklarında, eski bir kervansarayda dinlenmeye çekilir.

Kervansarayın duvarlarına çarpan dizelerde farklı dillerin ezgileriyle buluşuruz. Paul Valéry’nin sesi yankılanır önce: “İlk dize Tanrı vergisidir, sonrası çaba.” Ardından ekler: “Düş olmazsa şiir olmaz; şiir olmazsa yaşama katlanılmaz.” Yan odadan Cervantes’in sesi duyulur: “Şiir, yalnızlığın dostudur.” Koridorda bekleyen René Char mırıldanır: “Sözcükleri, onları boş yere harcamayacak kadar çok seviyorum.” Üst kattan André Gide seslenir: “Şiir, en az sözle en fazla şeyi anlatma sanatıdır.” Oda arkadaşı Montaigne söze girer: “İyi şiir, kuralların ve aklın ötesindedir.”

Alt katta şiir yazan Lamartine’nin haykırışı duyulur: “Yüreğinizi serin insanlara emanet edin.” Lobide, elinde kâğıt kalem oturan Mayakovski zamanın belleğine not düşer: “Sözcüklerin gücünü bilirim.” Başını kaldırdığında duvarda Molla Câmî’nin sözü asılıdır:

“Dudağını kapat; çünkü susmak iyidir.
Gönlünü boşalt; çünkü unutmak iyidir.”

Kapıdan içeri giren büyük usta Yunus Emre, sözün kıvamını tamamlar:

Sözünü bilen kişinin
Yüzünü ak ede bir söz
Sözü pişirip diyenin
İşini sağ ede bir söz

Söz, geçtiği topraklarda mekânın harcına gölgesini salmıştır. Ancak farklı medeniyetlere ait şiirlerin çevirilerinde yaşanan dil aksaklıkları, şiirin şerbetini düşürür kimi zaman gönüllerin şanında. Romalı bir komutanın kaleme aldığı dizelerde hasretin sığınağında garibanlığıyla yüzleşirken, ruhumuz çok uzak bir kıtanın tanıdık mısralarına göç etmeye mecbur kalır.

Kelimeler diyarında yol alırken, Dicle sahillerinde yankılanan bir başka büyük ses çarpar kulağımıza: Ehmedê Xanî. Şiiri yalnızca estetik bir uğraş olarak değil, aşkı kader defteri olarak okuyan bilge şairdir o. Mem û Zîn, bir divan şiiri gibi görünür ilk bakışta; oysa satır aralarında sevdanın, aşkın ölümsüzlüğü vardır. Bu yüzden Xanî, Doğu şiirinin muhafızı, şiirin vicdanıdır. O, şiiri sarayın gölgesinden çıkarıp halkın kalbine taşır. Kelimenin yalnızca güzellik üretmediğini, aynı zamanda hakikat taşıdığını ilan eder.

Enheduanna’dan başlayan söz yolculuğu, Homeros’la destana, Haşim’le musikiye, Ahmed Arif’le yüreğe dokunurken; Xanî ile bir hakikat manifestosuna dönüşür.

Eğer Enheduanna kelimeyi kutsallaştırdıysa,
Eğer Homeros onu destanlaştırdıysa,
Eğer Yunus onu insanlaştırdıysa,
Ahmedê Xanî kelimeyi kaderle yüzleştirmiştir.

Charles Baudelaire, şiir yolculuğunda diğer önemli bir duraktır. Kötülük Çiçekleri, modern insanın parçalanmış ruhunun şiirsel bir otopsisidir. Baudelaire, güzeli ararken çirkini, iyiyi anlamak için kötüyü, kutsalı kavrayabilmek için günahı merkeze alır; böylece şiiri ahlâkın değil, hakikatin alanına taşır. Bu kitapta çiçekler masum değildir; çamurun içinden açar, kentin gürültüsünde büyür, melankoliyle beslenir. Baudelaire’in asıl cesareti, kötülüğü yüceltmesinde değil, onu estetik bir bilinçle teşhir etmesindedir: Sıkıntı (spleen), yalnızlık, yabancılaşma ve arzu, modern bireyin kaçamayacağı kaderler olarak sunulur. Bu yönüyle Kötülük Çiçekleri,modernliğin vicdan defteri, insanın kendi karanlığıyla yüzleşmeye zorlandığı bir aynadır.

“Sıkıntı, istemsiz bir tirandır; gözlerinde istemeden yaşlar vardır.” der Baudelaire.

Neruda bizi dizelerinde gezdirirken, büyünün sırrını açar medeniyetin diline:

Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler.
Yavaş yavaş ölürler
Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Şair, sözün en hasını misafirlerine sunar. Mısra içmenin bir faydası da, anlam katmanlarında dolaşan ruhun olgunlaşmasıdır. Tam bu çıkarıma vardığımız anda Nâzım Hikmet çağırır bizi:

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket, bizim.

Nâzım’ın sofrasından kalkarken edebiyat yurdunun dedikodularına kulak kesiliriz. Yahya Kemal Beyatlı’nın, ressam Celile Hanım’a olan aşkı fısıldanır. Necip Fazıl bu meseleyi dillendirdiği için sertçe uyarılmıştır. Fazıl Hüsnü, konuyu değiştirmek istercesine söze girer: “Benim kadar şiir yazan başka bir şair yoktur.” Gecenin tenhasında durakta bekleyen bir yabancı, Manas Destanı’nı hatırlatır. Fukara şairler şaşkınlıkla toplu taşımaya biner.

Özdemir Asaf iç sesiyle sırrı tersine çevirir. Nedim, şiiri mazmunların dar kalıbından kurtarır; kadın, canıyla kanıyla dizelerde vücut bulur. Ölümün güzellemesini Cahit Sıtkı üstlenir. Akrostişin mührü Sezai Karakoç’un elindedir. Cemal Süreya dilin sınırlarını genişletir. Ahmed Arif tek kitapla edebiyat yurdundan yeşil pasaport alır. Gülten Akın “Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya” der. Tanpınar zamana yaslanır. Ahmet Muhip, Fahriye Abla’yı ölümsüzleştirir. Bedri Rahmi “Karadutum, çatalkaram, çingenem” demeyi seçer. Atilla İlhan, Ben Sana Mecburumdiye haykırır. Yüzyıllar önce Fuzuli, bu hâli şöyle özetlemiştir:
“Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.”

Rüyalara düşen sözcükler Didem Madak’a emanet edilir. “Siz aşktan ne anlarsınız bayım?” sorusu Turgut Uyar’a düşer; o da “İkimiz birden sevebiliriz, göğe bakalım” diyerek cevap verir. Tomris Uyar seslenir: “Akşam Nahit Fıratlı Hanımefendi’nin edebî sofrasına davetliyiz.”

Can Yücel’in küfürlerinden çekinenler, Küçük İskender’in gitmesinin daha usturuplu olacağını söyler. “Doktor kontrolünde seni terk ediyorum” diyen Küçük İskender’in kelime virüsüne yakalandığı anlaşılır. Orhan Veli, Nahit Hanım’ın evinde Tezer Özlü ve Leyla Erbil’le karşılaşınca hayretini Vesikalı Yarim dizeleriyle yatıştırır. Ertesi gün Küllük Kıraathanesi’nde Aziz Nesin ve Sabahattin Ali çevresinde yeni bir derginin doğduğunu öğreniriz. Derginin mottosu nettir:

İçimde binlerce istek vardı,
Bir şair ya da bir hükümdar olmak gibi.

Bir hükümdara yazılan dizelerle başlayan serüven, şiire hükümdarlık atfeden şaire ulaştığında sözün büyüsü tamamlanır. Ve Ahmet Haşim seslenir:

“Şiir; söz ile musiki arasında, sözden ziyade musikiye mutavassıt bir lisandır.”

Bazen şiire başka rotalardan bakmak gerekir. Kelimelerin taşıdığı hafıza zamanla bir bilince dönüşür, şiir kelimeleri harmanlarken bilinçleri de harmanlar ve şiir emekçilerine yeni bir kapı aralar. Aslında “Kelimelerin omurgası” insana omurgalı davranmayı ve duruşu da öğretir.

Şiir bize “kendimiz” olmayı sağlayan bir büyüdür. Bu, hayatı özne olarak bizlere yaşama şansı verir ve uçsuz bucaksız denizde kendi gemimizin kaptanı oluruz. Yılmaz Odabaşı bu durumu şöyle özetler: “Kendi olduğunda ne çok hayatı yaşar inşa; kendi olmadığında ne çok ölümü ölür (insan)” Şiirin öğütlediği hayat; özgür ve kendi olma bilincidir aslında. Yola çıktığımız hayat, hangi serüveni yaşayacağımıza bilincimize göre seçenekler sunar. Tarih bunun izdüşümleri ile doludur.Şairlerin dünyayı okuma biçimleri hem felsefik hem de liriktir. 

Bazen anlaşılmayan olmak onların payına düşer: 

“Ne Diyarbekir anladı beni ne de sen

Oysa ne çok sevdik ikinizi bir bilsen…”

Edebiyat ve şiir yolculuğunda derinlikli sağlam metinler kaleme alan Muhsin Kızılkaya, İki Şair ve Karanfil adlı yazısında modern Türk şiirinin iki önemli kırılma noktasına dikkat çeker. Kızılkaya’ya göre Orhan Veli, vezni, kafiyeyi ve imgeyi; kısacası kendisinden önce şiirde var olan neredeyse bütün kurucu unsurları yıkan radikal bir şairdir. Ahmet Haşim gibi sembolist değildir; hatta şiirde sembollere mesafeli, yer yer ifrit olacak kadar tepkilidir. Ancak eski şiire başkaldırabilmek için ironik biçimde bir sembole ihtiyaç duyar ve bu sembolü de Haşim’in bizzat kendisinde bulur. Oysa Haşim’in şiir dünyasında Canan, ulaşılması imkânsız bir sevgili olarak var olur; yüzü gündüz görünmez, ancak akşam vakti ay ışığı bir su birikintisine vurduğunda, suda beliren silik bir yansıma hâlinde şaire görünür. Canan, yalnızca gecenin ve imgenin imkân verdiği bir ay parçasıdır ve Haşim bu kırılgan varlığı şu dizelerle anlatır: “Canan ki gündüzleri gelmez / Akşam görünür havz üzerinde.” Bu karşıtlık, iki şair arasındaki poetik mesafenin de simgesel bir ifadesi olarak belirir.

Şiir dünyası benzer çalkantılar ve deneyimlerle doludur.

Haşim’in musiki meselesi, Murathan Mungan’ın Yalnız Bir Opera’sıyla sahneye taşınır. Şükrü Erbaş’ın Ömür Hanım’ı, Yılmaz Odabaşı’nın Feride’si şiir okur. Ferman Salmış’ın Şarkıların Doğu’su coşkuyu içselleştirir. Genç şair Şeyhmus Atak, Veda Anonsu ile sözü Karacaoğlan’a devreder. Ve bu coğrafya, bir kez daha şiir iklimine dönüşür.

Hüznün Poetikasında Bir Şair olarak Hocam İsmet Emre; Güz Şiirleri, Hüzün ve Toprak, Yarım Kalan ve Aşktır adlı şiir kitaplarının neredeyse tamamında ortak ve belirleyici bir tema olarak hüzün öne çıkar. Bu süreklilik, şairin dünyaya adeta hüznü terennüm etmek için gelmiş olduğu izlenimini uyandırır. İmgesel yoğunluktan ziyade lirizmin baskın olduğu bu poetik evrende kelimeler, bir anlamı ima etmenin aracı olmaktan çok, kendi varlıklarını pekiştiren sessiz tanıklar gibidir. Şair, hayata doğrudan değil, mısraların arasından bakar; hüzün, bu bakışın hem estetik hem de varoluşsal zeminini oluşturur.

Şairler dünyayı mısralarla okumanın hüznünü hep taşırlar; bu aynı zamanda ağır bir yüktür.

Bunca çağdan, bunca dilden, bunca sesten sonra anlarız ki şiir; ne yalnızca geçmişin yadigârı ne de geleceğin muğlak hayalidir. Şiir, insanın kendini dünyaya emanet ettiği en kadim anahtardır. Taşa kazınan ilk heceden, dudağın titremesinde saklanan son nefese kadar sözü diri tutan gizli bir anlaşmadır bu. Kralların fermanlarını unutturan, imparatorlukları tarihin dipnotuna iten ama bir tek mısrayı asırlar boyu ayakta tutan şey tam da budur.

Söz, yürüdüğü topraklarda yalnızca anlam taşımaz; hafıza inşa eder. İktidarlar yıkılır, şehirler el değiştirir, haritalar silinir; fakat kelimeler yerini bilir. Çünkü şiir, mekânı coğrafyadan, zamanı takvimden kurtarır. Bir mısra, bin yıllık bir mesafeyi bir nefese sığdırabilir. Bir kelime, insanın kendine dönüş yolunu aydınlatabilir.

Bu yüzden şiir, suskunların dili; bastırılmış duyguların sığınağı; unutulmak istenen hakikatlerin inatçı tanığıdır. Şair, bu tanıklığın nöbetçisidir. Ne tam anlamıyla yalnızdır ne de bütünüyle kalabalıkta. O, kelimenin sorumluluğunu sırtlanan kişidir. Sözü israf etmemeyi ahlak, susmayı gerektiğinde erdem bilen bir bekçidir.

Ve şimdi, bütün bu yolculuğun sonunda döndüğümüz yer yine aynı kapıdır: Dil.
Çünkü insan, dili kadar insandır.
Hafıza, kelimeyle yaşar.
Medeniyet, mısrayla ayakta durur.

Şiir bitmez.
Şiir, yalnızca el değiştirir.
Bir kalpten diğerine, bir çağdan ötekine, bir suskunluktan yeni bir ses doğana kadar. 

Kelimeleri savuracağımız gökyüzü, medeniyetimizin topraklarına bulut ve yağmur harmonisi olarak düşer. Hayat onun için vardır ve damarlarında kelimelerin, şiirin hikâyeleri dolaşır.

İbrahim Atlasçı

Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen üye girişi yapınız!
5
kısa süreli hafif yoğunluklu yağmur
Günün Anketi Tümü
2025/2026 Şampiyonu Kim Olur Sizce ?
Namaz Vakti 07 Ocak 2026
İmsak 06:49
Güneş 08:21
Öğle 13:10
İkindi 15:29
Akşam 17:49
Yatsı 19:16
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Galatasaray 17 42
2. Fenerbahçe 17 39
3. Trabzonspor 17 35
4. Göztepe 17 32
5. Beşiktaş 17 29
6. Samsunspor 17 25
7. Başakşehir FK 17 23
8. Kocaelispor 17 23
9. Gaziantep FK 17 23
10. Alanyaspor 17 21
11. Gençlerbirliği 17 18
12. Çaykur Rizespor 17 18
13. Konyaspor 17 17
14. Kasımpaşa 17 15
15. Antalyaspor 17 15
16. Kayserispor 17 15
17. Eyüpspor 17 13
18. Fatih Karagümrük 17 9
Takımlar O P
1. Amed SK 19 39
2. Pendikspor 19 37
3. Esenler Erokspor 19 34
4. Erzurumspor FK 19 33
5. Bodrum FK 19 32
6. Çorum FK 19 32
7. Iğdır FK 19 30
8. Boluspor 19 29
9. Van Spor FK 19 27
10. Keçiörengücü 19 26
11. Bandırmaspor 19 26
12. Serik Belediyespor 19 26
13. Sivasspor 19 25
14. İstanbulspor 19 24
15. Manisa FK 19 23
16. Sakaryaspor 19 22
17. Sarıyer 19 21
18. Ümraniyespor 19 21
19. Hatayspor 19 6
20. Adana Demirspor 19 2
Takımlar O P
1. Arsenal 20 48
2. Manchester City 20 42
3. Aston Villa 20 42
4. Liverpool 20 34
5. Chelsea 20 31
6. Manchester United 20 31
7. Brentford 20 30
8. Sunderland 20 30
9. Newcastle United 20 29
10. Brighton & Hove Albion 20 28
11. Fulham 20 28
12. Everton 20 28
13. Tottenham 20 27
14. Crystal Palace 20 27
15. Bournemouth 20 23
16. Leeds United 20 22
17. Nottingham Forest 20 18
18. West Ham United 20 14
19. Burnley 20 12
20. Wolverhampton 20 6
Takımlar O P
1. Barcelona 19 49
2. Real Madrid 19 45
3. Villarreal 17 38
4. Atletico Madrid 19 38
5. Espanyol 18 33
6. Real Betis 18 28
7. Celta Vigo 18 26
8. Athletic Bilbao 19 24
9. Elche 18 22
10. Getafe 18 21
11. Sevilla 18 20
12. Osasuna 18 19
13. Deportivo Alaves 18 19
14. Rayo Vallecano 18 19
15. Real Sociedad 18 18
16. Mallorca 18 18
17. Girona 18 18
18. Valencia 18 16
19. Levante 17 13
20. Real Oviedo 18 12