Diyarbakır’ın yarım asırlık ustaları, esnafları şehrin kültürü ve dokusuyla şekillenmiştir. Bunlardan biri şehrin saat tamiri ustalarından Zafer Zeydan; namı değer Saatçi Zafer Usta. O, şehrin hafızası sayılır, şehrin yarın asırlık tarihine, yaşanmışlıklarına tanıklık etmiş.

Zaman Diyarbakır’da akrep, yelkovan hüznüdür. Güvercinlerin büyüdüğü ve gökyüzünde bıraktığı kanat izidir. Zaman Diyarbakır’da ağır ağır, taşın hafızasına sinerek yürür. Diyarbakır’ın kara bazalt duvarları, güneşi içine çeken bir sabırla, yüzyılları taşır sırtında.

Bir saate baktığımda, öncelikle saat tamircilerinin yüzünü görürüm. O incelikli işçilikleri, zamana verdikleri değer, biriktirdikleri hatıralar. Saatçi Zafer Usta, şehrin bilinen, tanınan simalarındandır. Kendisine sorulduğunda, o bütün nezaketiyle :“Ben o duvarların gölgesinde, küçücük dükkânımda zamanı onaran biriyim. Saatçi derler bana, ama aslında ben, kırılmış anların tamircisiyim.”

“Sabahları dükkânın kepengini kaldırdığımda, ilk ses, eski bir duvar saatinin yorgun tik-takları olur. O ses, sanki şehrin nabzıdır. Her tik/ tak, bir çocuğun gülüşü; her tak, bir annenin iç çekişi gibi yankılanır içimde. Zaman burada mekanik değil, insani bir varlıktır. Dişliler sadece metal değil; geçmişin, hatıraların, unutulmuş sözlerin birbirine geçen çarklarıdır.”

Tezgâhının üzerinde yarım kalmış saatler durur. Kimi durmuş bir düğün gününü taşır içinde, kimi ise bir vedanın sessizliğini. Bir cep saatini açtığında, içinden yalnızca paslı bir yay değil, aynı zamanda sahibinin ömründen bir kesit çıkar. O an anlarsınız: Her saat, sahibinin hikâyesini saklayan küçük bir sandıktır.

Dicle’nin Aynasında Sanatın İlk Sureti
Dicle’nin Aynasında Sanatın İlk Sureti
İçeriği Görüntüle

Öğle vakti dükkâna giren ışık, duvardaki saatlerin camında kırılır. Zaman çoğalır o an. Aynı anda onlarca farklı saat dilimi yaşanır dükkânında. Kimi acele eder, kimi durmuş gibi bekler. Tıpkı Diyarbakır gibi… Bu şehirde de herkes aynı zamanda yaşamaz; kimisi geçmişte, kimisi yarım kalmış bir anda, kimisi henüz gelmemiş bir gelecekte.

Sohbetimiz akıp gidiyor. Biriktirdiği hatıralardan örnekler veriyor Zafer Usta.

“Bir gün yaşlı bir adam getirmişti bana dedesinden kalma birsaat. “Çalışmıyor,” demişti, “Ama atmaya da kıyamıyorum.” dediydi. Saatin arkasını açtım. İçinde sadece mekanizma değil, bir soy ağacının suskunluğu vardı. Onu tamir ederken, aslında zamanı değil, bir aileyi yeniden kuruyordum sanki. Saat çalıştığında adamın gözleri doldu. O an anladım ki bazı saatler zamanı değil, aidiyeti ölçüyormuş.”

Akşamüstü, gölgeler uzarken dükkânın içi loş ışıkla dolar. Saatlerin sesi daha belirgin hale gelir. Tik-taklar çoğalır, üst üste biner, bir ritim oluşturur. Bu ritim bazen bir ağıt gibi, bazen bir ninni gibi dokunur kulağına. Ve insan, bu seslerin arasında, kendi zamanını unutur. Yelkovan hüznü çöker gözlerine.

Çünkü saatçi olmak, zamanı bilmekten fazlasıdır; zamanı dinlemektir. Zamanı dinlemek, aslında müşterilerin hatırlarını dinlemekten geçer. Her saatin bir tarihi vardır; bu tarih bir ailenin soyağacının gölgesidir. Diyarbakır kadim bir zamanın hafızasına sahiptir. Dolayısıyla saate, saatin sembollerine gösterilen itina değerlidir.

Gece dükkânı kapatırken, içimde hep aynı düşünce belirir: Zamanı kim tamir eder? Biz mi zamanı onarırız, yoksa zaman mı bizi? Belki de her saat, insanın kendine sorduğu bu sorunun küçük bir yankısıdır.

Diyarbakır’da zaman, bir nehir gibi akmaz. O, bir taş gibi durur. Ama dikkatle bakarsanız, o taşın içinde binlerce yılın titreşimi gizlidir. Ve ben, her gün o titreşimi duymaya çalışan bir dinleyiciyim sadece. Bu küçük saat tamirhanesinde müşterilere çay demlenir, küçük fakat hoş ikramlarda bulunulur. En güzeli de sohbete ortak olursunuz.

Belki de bu yüzden, her saat tamir edildiğinde, aslında biraz da insan iyileşir. Zamanı bileğinde taşımanın ayrı bir özgüveni vardır ayrıca. Şehrin gece ve gündüz ayarı, elbette saat tamircilerinin ellerindedir. İyi ki varlar; iyi ki şehrin nabzını ve zamanını tutuyorlar.


Ferman Salmış