Türkiye Ekspres Haber | Son Dakika | Güncel Haberin Adresi

Bazı Kitaplar Okunmaz, Yaralar

KÜLTÜR SANAT

Bazı kitaplar okunur ve biter. Sayfa kapanır, hayat kaldığı yerden devam eder. Ama bazı kitaplar vardır ki bitmez. Okur onları kapatır ama kitap okuru kapatmaz. Bir cümle zihne çakılır, bir sahne kalbe yerleşir ve insan uzun süre o metnin içinden çıkamaz.

Kemal Varol’un Onu Sevdiğim Zamanlar romanı tam da böyle bir kitap. Başlığı ilk bakışta bir sevdayı çağrıştırır. İnsan ister istemez bir aşk hikâyesi bekler. Ama sayfalar ilerledikçe anlaşılır ki burada anlatılan şey bir kadını ya da bir adamı sevmekten ibaret değildir. Burada anlatılan şey, bir zamanın içinde sıkışmış hayatların kırılgan hafızasıdır.

Romanın asıl gücü olaylarda değil, hatırlamanın ağırlığındadır. Çünkü bu metin geçmişi anlatmaz yalnızca; geçmişin insanın içinde nasıl yaşamaya devam ettiğini gösterir. Hatıralar burada eski fotoğraflar gibi soluk değildir. Tam tersine, dokunulduğunda kanayan yaralar gibidir.

Sokakta ansızın karşılaşılan sert bakışlı adamlar, arkanızdan geçen beyaz toroslar, birinin adını soran yabancı yüzler… Bunlar yalnızca bir dönemin politik görüntüleri değildir. Bunlar bir çocuğun ruhuna kazınan korkunun sessiz işaretleridir.

Çocukluk çoğu insan için oyun demektir. Ama bazı coğrafyalarda çocukluk tetikte olmaktır. Bazı çocuklar erken büyür; çünkü korku büyütür insanı.

Romanın en sarsıcı anlarından biri tam da bu duygunun içinde saklıdır. Bir çocuk vurulduğunu anladığında, kan ter içinde yere yığılırken içinden şu cümleyi geçirir:

“Anneme vurulduğumu söylemeyin… çok üzülür.”

Bu cümle yalnızca bir acının ifadesi değildir. Bu cümle bir çocuğun son anda bile annesini düşünmesidir. Belki de romanın en ağır yeridir burası. Çünkü o anda insan şunu fark eder: Bazı çocuklar ölümü değil, annelerinin üzülecek olmasını düşünür.

Bir çocuk her koşulda annesini korumaya çalıştığında dünyada bir şeylerin ters gitmiş olduğunu anlıyorsun oracıkta. 

İşte roman tam da bu yüzden sarsıcıdır.

Anlatıcı büyüdükçe yalnızlığını kitapların içinde taşımaya başlar. Okumak onun için bir alışkanlık değil, bir sığınaktır. Çünkü bazen insanın konuşabileceği kimse kalmaz. Dünya sustuğunda kitaplar konuşur.

Bu yüzden anlatıcının zihninde başka sesler dolaşır:

Leo Tolstoy,

Marcel Proust,

William Faulkner,

James Joyce.

Onlar romanda birer alıntı değil, birer edebî yoldaş gibidir. İnsan yalnız kaldığında dünya edebiyatının büyük sesleri omzuna hafifçe dokunur.

Ama romanın başka bir kırılma noktası daha vardır. Anlatıcının sevdiği kızın söylediği bir cümle, yalnızca bir aşkın bitişini değil, yazarlığın trajedisini de dile getirir:

“Hiç yaşamamış da hep yazıyor gibisin… tuhaf işte.”

Bu cümle genç adamın kalbinde bir reddediş gibi yankılanır. Fakat aynı zamanda yazarların ortak kaderini de açığa çıkarır. Çünkü yazmak çoğu zaman hayatın dışında kalmayı göze almaktır. Yazarlar dünyayı herkes gibi yaşamayı bilmeyenlerdir belki de; onlar yaşamakla yazmak arasında gidip gelirler.

Bazıları hayatı yaşar.

Bazıları ise hayatı yazar.

Ve bazen yazmak, yaşamaktan daha ağır bir yalnızlık getirir.

Romanın bir başka dokunaklı katmanı ise ev meselesidir. 

Metinde annenin tavrı başka bir trajediyi görünür kılar. O, evini kaybetmek üzere olan bir kadındır ama asıl kaybı ev değil, evin içinde yitip giden hayatıdır. Eve talip olan herkesi vazgeçirmesi, bir mülkü değil bir hafızayı koruma çabasıdır. Ev onun için duvarlardan ibaret değildir; kayıpların, bekleyişlerin, umutların taşıyıcısıdır. Bu yüzden ayrılırken evi neredeyse canlı bir varlık gibi uğurlar.

Bir ev satıldığında bazen yalnızca kapılar değişmez.

Bir hafıza da yerinden sökülür.

Kemal Varol’un romanı tam da bu yüzden güçlüdür. Çünkü bu metin olayları anlatmaktan çok bir ruh hâlünü anlatır. Bir coğrafyada büyüyen insanların içine çöken o uzun, ağır duyguyu…

Biz çoğu zaman üzgün değilizdir.

Hüzünlüyüzdür.

Üzüntü geçer.

Hüzün kalır.

Hüzün insanın içine yerleşir ve zamanla sessiz bir gölgeye dönüşür. Onu Sevdiğim Zamanlar tam da bu gölgenin romanıdır.

Bazı romanlar anlatır.

Bazıları ise yaralar.

Onu Sevdiğim Zamanlar ikinci türden bir roman. Okurunu tenhada yakalayan, bir cümleyle yaralayan ve sonra hiçbir şey olmamış gibi sessizce kenara çekilen romanlardan.

Ve insan kitabı kapattığında şunu anlar:

Bazı kitaplar keyif vermek için yazılmaz.

Bazı kitaplar insanın içindeki sessiz yerlere dokunmak için yazılır.

Çünkü bazı hayatlar yaşanır.

Bazıları yazılır.

Ama bazı hayatlar vardır ki

ancak bir başkasının kalbinde yankı bulduğunda gerçekten var olur.

Ve son olarak, bir İsmet Özel çağrısını hatırlatır gibi:

“Ölüyoruz, demek ki yaşanılacak.”

Bu paradoksal ifade, yaşamın değerini mücadele içinde bulduğunu anlatır. Ölümün varlığı, hayatın anlamını büyütür. İnsan yaşamak için direnmek zorundadır. Ve belki de bu roman, okuruna bunu hatırlatmanın yoludur: Yaşamak, direnmekle aynı şeydir.

Kevser İpek Demirtaş

Yorum yapabilmek için lütfen sitemizden üye girişi yapınız!
Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.