KÜLTÜR SANAT

Pedagojik Bir Alışkanlığın Anatomisi: ÖDEV

Öğretmenlik mesleği öğretici olduğu kadar eğiticidir de. Mesleğimin 24. yılındayım. Bu uzun zaman diliminin bana öğrettiği en berrak gerçeklerden biri şudur: Ödev, çoğu durumda pedagojik bir zorunluluk değil; sorgulanmadan sürdürülen bir alışkanlıktır.

Elbette istisnai durumlarda, öğrenme sürecini derinleştireceğine inandığım sınırlı çalışmalar verdim. Ancak bu çalışmalar hiçbir zaman hazır kaynaklardan derlenmiş, mekanik tekrarlar olmadı. Her biri, öğrenmenin doğasına uygun biçimde, bizzat tasarlanmış ve amaca yönelik kurgulanmıştı.

“Ödev neden yok?” sorusunu yönelten velilere ise yıllar içinde aynı gözleme dayanan şu yanıtı verdim: Ödev vermemek, öğrencilerimin akademik performansını düşürmedi. Aksine, öğrenmeye yönelik tutumlarını dönüştürdü; derse katılımı ve içsel motivasyonu belirgin biçimde artırdı.

Alfie Kohn’un The Homework Myth adlı eseriyle karşılaştığımda, sezgisel olarak benimsediğim bu yaklaşımın bilimsel literatürde de karşılık bulduğunu görmek, mesleki kanaatlerimi güçlendirdi.

Zira literatürün işaret ettiği gerçek şudur:
Ödevin öğrenmeye katkı sağladığı yönündeki yaygın kabul, güçlü ve tutarlı deneysel bulgularla desteklenmemektedir. Bu durum özellikle ilkokul düzeyinde daha da belirgindir.

Bu bağlamda ödev, çoğu zaman öğrenmenin kendisine hizmet eden bir araç olmaktan ziyade, tamamlanması gereken bir görev olarak algılanmaktadır.
Amaç öğrenmekten çok, verilen işi bitirmektir.

Araştırmalar, ödev ile akademik başarı arasındaki ilişkinin ya son derece sınırlı ya da istatistiksel olarak anlamsız düzeyde olduğunu ortaya koymaktadır. Sosyal-duygusal gelişim alanında (öz disiplin, sorumluluk, özerklik gibi) ise ödevin belirleyici bir katkısına dair güçlü kanıtlar bulunmamaktadır.

Bu nedenle şu yargı, pedagojik bir önerme olarak ciddiyetle ele alınmalıdır:
İlkokul düzeyinde, ödevin akademik performansı artırdığına dair ikna edici bir kanıt yoktur. Ödev, yalnızca pedagojik bir tercih değil; aynı zamanda sosyokültürel bir pratiktir.
Ev ortamına taşındığında:

Aile içi etkileşimleri gerilimli hale getirebilmekte, Veliyi pedagojik bir rol üstlenmeye zorlamakta, Öğrenmeyi içsel bir süreç olmaktan çıkarıp dışsal bir zorunluluğa dönüştürebilmektedir.

Çocuğa yöneltilen ilk sorunun “Bugün ne öğrendin?” yerine “Ödevin var mı?” olması, öğrenmenin anlam dünyasının nasıl daraldığını göstermektedir.

Dahası, ödev için ayrılan sürenin artışı ile öğrencilerin yaşadığı kaygı, tükenmişlik ve motivasyon kaybı arasında anlamlı ilişkiler bulunduğunu ortaya koyan çalışmalar mevcuttur. Oysa çocukluk, yalnızca akademik kazanımların değil; merakın, oyunun, keşfin ve hatta can sıkıntısının bile gelişimsel değer taşıdığı bir dönemdir. Bu zaman dilimi ertelenebilir değil, yaşanması gereken bir süreçtir.

TIMSS verileri üzerine yapılan analizler de dikkat çekici bir noktaya işaret eder:
Daha fazla ödev veren eğitim sistemleri ya da öğretmenler, her zaman daha yüksek akademik başarıyla örtüşmemektedir. Bu durum, öğretim sürecinin niteliğinin, verilen ödev miktarından daha belirleyici olduğunu düşündürmektedir.

Nitekim etkili öğretmenlik, öğrenmeyi sınıf içinde anlamlı ve bütünlüklü biçimde gerçekleştirebilmeyi gerektirir.
Sınıfta tamamlanamayan bir öğrenmenin yükünü öğrencinin ev zamanına devretmek, pedagojik açıdan tartışmalıdır.

Sonuç olarak: Ödev vermemek, öğretmenin mesleki konfor alanından çıkması ve kendi öğretim pratiğini yeniden sorgulaması anlamına gelir. Bu ise bir eksiklik değil, bilakis bilinçli bir pedagojik tercihtir. Ve belki de her öğretmen, mesleğinin bir noktasında bu soruyla yüzleşmelidir: “Gerçekten ödev vermek zorunda mıyım?”

Süleyman Büyükbayram

Eğitimci