Zaman, insanın icat ettiği en büyük ölçü birimi değil; en büyük yanılgısıdır belki de. Zamanı ölçme adına ortaya konan takvim, saat gibi zamanölçerler insanın doğa üzerine inşa etmek istediği teknik bir meseledir. Çünkü biz zamanı ölçtüğümüzü sanırken, zaman bizi ölçer. Takvimler, saatler, kronometreler… Hepsi, akıp giden bir hakikatin kenarına düşülmüş dipnotlardan ibarettir. Oysa insanın asıl meselesi, zamanın ne kadar geçtiği değil, o zamanın içinde ne kadar yaşandığıdır.
Zamanı yavaşlatmak arzusu, temelde zamana daha çok şey sığdırma isteği değildir yalnızca; hayata daha çok anlam, değer, duygu ve başka hayatlar sığdırma çabasıdır. İnsan, hızlanan zamanla değil, yüzeyselleşen hayatla yorulur. Modern insanın sık sık “vaktim yok” demesi, zamanın azlığından değil; zamanla kurduğu ilişkinin yoksulluğundandır.
Zamanın hızı ve anlamın erozyonu modernizmin temel problemlerinden biridir. Zaman hızlandıkça, anlam incelir. Günler birbirine benzer, anlar silikleşir, hafıza bir arşiv olmaktan çıkar; geçici bir tampon belleğe dönüşür. Oysa hatırlamak, zamanın yavaşladığı yerdir. İnsan bir anıyı derinlemesine hatırladığında, zaman durur; hatta geri çekilir. Çünkü anlam, aceleye gelmez. Okuma yolculukları, sinema ve bilumum bütün sanat dallarının zamanın seyrüseferini değiştirdiğini söylemek abartı olmaz.
Zamanın hızını düşürmek, kronolojik bir müdahale değil; ontolojik bir tavırdır. Saatin akışına değil, bilincin ritmine müdahaledir bu. Bir ağaca uzun uzun bakmak, bir cümleyi tekrar tekrar düşünmek, bir yüzü sessizce okumak… Bunlar zamanı yavaşlatan eylemler değildir; zamanı yoğunlaştıraneylemlerdir. Ve yoğun zaman, geniş zamandır.
“İnsan: zamanın içinde mi, karşısında mı?” sorusu kadim bir sorudur. İnsan ne bütünüyle zamanın içindedir ne de tamamen karşısında. İnsan, zamanla müzakere hâlinde olan tek varlıktır. Hayvanlar zamanın içindedir; tanrılar zamanın dışındadır. İnsan ise, zamanın farkında olan ama ona hükmedemeyen bir ara varlıktır. Bu yüzden insan için zaman, hem kaderdir hem sorumluluk.
Zamanı yavaşlatmak isteyen insan, aslında kendi faniliğiyle pazarlık eder. Çünkü hız, ölümü görünmez kılar; yavaşlık ise onu düşünmeye zorlar. Bu nedenle çağımız, hızla ölümü bastıran ama anlamı da aynı hızla kaybeden bir çağdır. İnsan hızlandıkça yaşamaz; sadece daha çabuk tükenir.
“Zamana daha çok şey sığdırmak” yanılsaması, zaman zaman hepimizin başvurduğu kavramsallaştırmalardan biridir.Zamana daha çok şey sığdırmak fikri, niceliğin zaferidir; ama anlamın yenilgisi. Bir güne onlarca iş, onlarca konuşma, onlarca görüntü sığdırılabilir. Ama bir güne bir tek hakiki düşünce sığdırmak, çoğu zaman mümkün olmaz. Çünkü düşünmek, zaman ister. Sessizlik ister. Boşluk ister.
Belki de mesele, zamana daha çok şey sığdırmak değil; zamandan daha az şey talep etmektir. Hayatı kalabalıktan kurtarmak, zamanı genişletir. İnsanın kendi iç gürültüsünü azaltması, saatlerin sesini kısar.
Zaman ve hayat, birbirini açıklayan iki ayrı kavram değil; aynı hakikatin iki yüzüdür. Hayat, zamanın içeriden yaşanışıdır. Zaman ise hayatın dışarıdan ölçülüşü. Bu yüzden zamanı anlamadan hayatı; hayatı anlamadan zamanı kavramak mümkün değildir.
Anlamlı bir hayat, yavaş bir hayat değildir mutlaka; ama derinbir hayattır. Derinlik ise hızla düşman, dikkatle dosttur. İnsan dikkatini neye verirse, zamanı orada yavaşlar. Sevilen bir yüzün yanında geçen saatler, beklenen bir trenin dakikalarından kısadır. Çünkü zaman, duygunun hızına göre akar.
Zamanı Değil, Kendimizi Yavaşlatmak
Belki de zamanı yavaşlatmak mümkün değildir. Ama kendimizi yavaşlatmak mümkündür. Aceleden arındıkça, zaman genişler. Hırstan çekildikçe, anlar derinleşir. Daha az konuşup daha çok dinledikçe, zaman sesini değiştirir.
Zaman, insanın düşmanı değildir; ama ihmale gelmeyen bir dostudur. Ona hızla davranırsanız, sizi terk eder. Ona dikkatle yaklaşırsanız, kendini açar. Ve belki o zaman fark ederiz:
Zaman geçmiyordur aslında; biz geçip gidiyoruzdur. Zaman hızlanmaz; insan derinliğini kaybettikçe zaman aceleci görünür.
Bir an ne kadar anlamlıysa, zaman orada o kadar ağır yürür.Hayata yetişmeye çalışan insan, zamanı kaçırır; hayata duran insan, zamanı kavrar. Zamanın hızı, saatlerle değil; dikkatle ve farkındalıkla ölçülür.
Ferman SALMIŞ