1
Bana bir suskunluk bırak, bizim şarkılardan.
Kelimeler yorulduğunda, bulutlar yaklaştığında,
Taşlara yaslanan bir gölge gibi dursun içimde.
Adını anmadan sevmeyi o şarkılardan öğrendim.
II
Bana bir sızı bırak, o masal anlatıcılarından, bitimsiz sözlerden.
Haritası yırtık, gecesi uzun
Ayağıma batan dikenleri hatıra diye saklayayım.
Çocukluğum, ırmakların çağıldayan sesi gibi.
Dönersem eksik, dönmezsem “tamam” olayım şeceresinde sevdanın. (Veysel’e Söyle’den…)
Bazı insanlar doğdukları yere sığmaz; bazıları da “mecburi” gittikleri yerlerde kendilerini bulur. Veysel Öngören’in hikâyesi, bu iki hâlin arasında salınan bir ömrün şiirle kurduğu uzun, sabırlı bir bağdır. Bir sarkaç gibi bir ayağı memleketinde, bir ayağı Ankara’da yaşadı Öngören. Diyarbakır’da edebiyat ve şiirle uğraşan genç edebiyatçıları etrafında topladı, bir çeşit “Edebiyat Ortamı”nın oluşmasına önemli katkıda bulundu. Etrafında yetişen şair ve yazarlardan her biri sonraki yıllarda önemli eserlere imza attılar. Bir Diyarbekir “hasbihalidir” o.
1986’lı yıllarda Bismil Lisesi’nde okurken Veysel Abiyi daha yakından tanıdım. Köylerimiz komşu sayılırdı, aralıklarla gidiş gelişler olurdu aramızda. Bende büyük emeği olan ilkokul öğretmenim Yemlihan Özkan bizlere Diyarbakırlı yazar ve şairlerden söz ederdi. Edebiyata yönelmemde onun etkisi vardı. Öngören’nin kitaplarından ilkin o bahsetti bizlere. Lise öğrencisi iken Bismil’e her gelişinde yazıhanesine çağırır, edebi sohbetler gerçekleştirirdi. Zaman zaman yazdığı şiirlerden okumasını isterdik, bizi kırmazdı.
Veysel Abi, güleç yüzlü ve babacandı. Hep umut doluydu, bütün kaygısı toplumsal gelişim ve dönüşümdü. Sanatı bu değişimin merkezine oturtmuştu. Bölgenin sosyolojik, coğrafi v e gelenek, görenek bağlarını çok iyi bilir, bunların ne anlama geldiğini anlatırken, o felsefi bakış açısını da sözlerine yansıtırdı.
Veysel Öngören, 1931 yılında Diyarbakır’ın Bismil ilçesine bağlı Hacikan Köyü’nde dünyaya geldi. Annesi Fatma Hanım, babası madenci Bedrettin Öngören’di. Daha çocukluğunun başında kader, onu doğduğu topraklardan kopardı. 1934’te Kütahya’nın Tavşanlı ilçesine ailece gönderildi. Veysel, henüz kelimeleri tanımadan hasreti öğrendi önce. Öğretisinde bu yerinden koparılmışlığın izlerini pekâlâ görmek mümkündür.
İlkokulu Tavşanlı’da okudu. Ortaöğrenimini Afyon Lisesi’nde tamamladığında takvimler 1949’u gösteriyordu. Şiir, bu yıllarda usul usul içinden konuşmaya başladı. Henüz genç bir delikanlıyken, 1950’de Tavşanlı’da yayımlanan Filizdergisinde ilk şiiri çıktı. Bu, onun kelimelerle kuracağı uzun yolculuğun ilk izi oldu.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne başladı; fakat İstanbul, onun için bir durak olmaktan öteye geçmedi. Öğrenimini yarıda bıraktı ve Diyarbakır’a, doğduğu köye döndü. Yedi yıl boyunca köyde yaşadı. Toprakla temas etti, insanı gözledi, suskunlukları dinledi. Şiirinin en derin damarlarından biri, işte bu sessiz yıllarda oluştu. Daha sonra Ankara’ya gitti. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okudu. Nusret Hızır’ın öğrencisi olmak, onun için yalnızca akademik bir kazanım değil, düşünsel bir onurdu. Ankara, Veysel Öngören’in ikinci şehri oldu; sokakları, dostlukları, kahkahalarıyla Kardeşi Vasıf Öngören’in kurduğu Ankara Birliği Sahnesi’nin müdürlüğünü üstlendi. Tiyatro, onun için sahneden ibaret değildi; insanın, toplumun ve çelişkinin canlı hâliydi.
Ömrünün son yıllarında yeniden Diyarbakır’a döndü. Genç şair ve yazarlarla sıklıkla bir araya geldi, sohbetler gerçekleştirdi. Köyüne çekildi; çiftçilikle uğraştı. Şiirle toprağı aynı anda tutan elinde tutmaya çalışan nadir insanlardandı. Evliydi, iki çocuk babasıydı. 30 Eylül 1998’de, doğduğu köyde hayata veda etti. Toprak, onu başladığı yerde kabul etti.
Vefatı dolayısıyla bir grup arkadaş köye gittik ve iki gün boyunca onu yâd ettik. Köye gelenler onu andılar ve hatıralarını paylaştılar. Bu toprakların hep etkili sesleri vardır, dengbêjler, ozanlar, şairler, masal anlatıcıları… O, hep heybesinde geçmişin seslerini taşıdı, onları dönüştürüp kendi sesini buldu ve o sesle şiirler yazdı.
Veysel Öngören, şiirde sosyal gerçekçi bir duyarlılığın izini sürdü. Ahmed Arif’in sesiyle, Enver Gökçe’nin bakışıyla, dengelerle akraba bir şiir kurdu. Yöresel deyişlerden yararlandı; ama folkloru süs olarak değil, hakikat olarak kullandı. Şiiri gözlemden, hayatın sert yüzünden, insanın suskunluğundan beslendi. Bozkırın sarı saçlı şairi, masmavi gözleriyle baktı bu coğrafyaya. Umudu, gözlerinin renginden aldı. Sızısını da bir köy kadının sevda bohçasından aldı.
"Hiç sızlattı mı içinde bir yeri
Bir genç kadının umudunu gömüp içine
Faydasız diyen bir el çevikliği ile
Düzetişi tülbentini.”
İlk şiir kitabı Remo ve Salo 1979’da yayımlandı. Ardından beş şiir kitabı geldi. Çocukluğumuzda iki eşkıya olarak hatırladığımız Salo ve Remo’yu bu şiir kitabında ele aldı ve onları ölümsüzleştirdi. Köy ilişkilerindeki “ çatışmaları” ele aldı. Hep bilgece bir yerden baktığını çok sonradan öğrendik.
Edebiyat sorunları üzerine yazılarıyla da dikkat çekti. Şiir ve Yenilik adlı kitabında, şiirin teknikleşme baskısı altında nasıl daraldığını, gerçeklikle bağının nasıl zayıfladığını cesurca tartıştı. Ona göre şiir, “kuşakları ardından koşturan öncü bir geyik”ti; teknik, bu koşuyu engellememeli, şiiri yeniden kullanılabilir kılmalıydı.
Bazı hayatlar çok gürültülü yaşanır; bazılarıysa sessiz ama derindir. Veysel Öngören’in hayatı, kelimelerle toprağın, sürgünle aidiyetin, düşünceyle şiirin aynı bedende buluştuğu nadir hikâyelerden biridir. Gülüşünü yüzünden ve hayatından hiç eksik etmedi.
Ferman Salmış