Meselenin bu girizgâhından herkes payına düşeni aldığına göre, şimdi girift meseleleri münazara edelim. Medeniyet aynasında beliren ilk imgeyi pusulamız kabul edip, bellek arşivimizden zamanın bize fısıldadıklarına kulak verelim.
Dicle’nin ezgileri bize sesleniyor. Suların taşıdığı efsunun gölgesinde yükselen şaheserler, sarih icraların katmanlı anlam evrenini incelemeye davet ediyor bizi.
Benlik algısını, kişilik örgüsünü ve zaman yatırımını özgün bir dili keşfetmeye feda etmeyi göze alabilenlerin anlatılarından, heybemizde kalan incilerle seyr-i sülûk mertebemizde kendi konumumuzu seçebilme hissini elde edeceğiz.
Ünlü düşünür Pascal konuyu şöyle özetler:
“İnsanın bütün sorunları, bir odada tek başına sessizce oturamamasından kaynaklanır.”
Sanatın büyüsü ve sanatçının şifresi belki de tam burada saklıdır: Öteki için zor olanı yapma cesaretini göze almak.
Şimdi, odamızda yankılanan seslere kulak verme vaktidir.
Mezopotamya’nın bereketli topraklarında ifşa edilen bir keşfe konuk olalım. Gündelik ihtiyaçlarını karşılamak için nehir yataklarına yakın bölgeleri tercih eden ilkel insanlar, rutinlerini tamamladıktan sonra kalan vakitlerini bilinmezliğe karşı korunma içgüdüsüyle şekillenen bir arayışa ayırmışlardı. Bu arayış, onları sanatla tanıştırdı.
Büyük ihtimalle ortaya çıkan eserler, evrende emsaline rastlanmadığı için ilk şaheserler olarak ünlerini zamanın ötesine taşıdı. Bu eserleri var eden ilkel insanlar, çevreden aldıkları onayla takdir edilmenin hazzına erişmiş; bu haz, onları daha çok üretmeye sürüklemiş ve duygunun başkalarına da bulaşmasına vesile olmuştur.
Sanatla ilgili elimizdeki ilk ipuçları, bizi duygunun merkezindeki büyüye ortak eder. Sanat yalnızca bir eğlence biçimi değil; üretimin insana yüklediği pozitif duygularla avcı-toplayıcı kimliğe, nesiller boyu aktarılacak bir karakter kazandırarak bu sırrı uygarlık mirasına armağan etmiştir.
Sanatın ve sanatçının kimliğini oluşturan bu ilkeler, asırlar sonra psikoloji biliminin kuramsal çerçevesine dönüşecektir. Sanatçıların toplumda kazandığı ayrıcalıklı statünün sırrının, zamanla kurdukları ilişki olduğu da zamanla anlaşılacaktır.Mesele yalnızca acemi kabiliyetleri geliştirmek değil; mahir olanın peşinden cesaretle yürümektir.
Sanat, bu coğrafyada kendince bir insanın toprağa ve zamana bıraktığı ilk sırdır. Mezopotamya’nın bereketli düzlüğünde, Dicle’nin ağır akan hafızasında yankılanan bu sır, insanın görünmeyeni çağırma arzusundan doğmuştur. Nehir kıyısında kurulan ilk barınaklarla birlikte söz, taş ve imge de dile gelmiş; suyun taşıdığı efsun, insanın elinde biçime kavuşmuştur. Sanat, burada yalnızca bir anlatım değil, varoluşun kutsal bir kaydı hâline gelmiştir. Dicle’nin akışında zaman nasıl katman katman birikiyorsa, sanat da insanın sezgisini, korkusunu ve umudunu katmanlara bölerek mühürlemiştir. Bu yüzden her sanat eseri, Mezopotamya’nın kadim sessizliğinden bugüne ulaşan bir çağrıdır.
Şimdi, gölgelerin izinden imzaların marka ününe kavuştuğu yolun sıfır noktasına gidelim.
Diyarbakır’ın Bismil ilçesine bağlı Ağıl Köyü’nde gerçekleştirilen Körtik Tepe kazıları, MÖ 11. binyılda insanların barınma sorununa karşı geliştirdikleri yuvarlak planlı konutlarla, sanatın sıfır noktasını ilan eder. Konutların içi ve yakınındaki kabirlerde bulunan buluntular, bu iddiayı destekleyen ilk prototiplerdir.
Ancak geçmişin aynasında izlediğimiz bu cevher, bizi yeterince etkilemez; ta ki aynaya büyülü sözü fısıldayana dek:
“Ayna ayna, söyle bana; daha özgün bir büyü yok mu bu kazılarda?”
O an sanat aynasında beliren Körtik Tepe mührü, dut yemiş bülbüle dönmemiz için yeterli bir delildir. Taş üzerine işlenmiş keçi ve arı figürlerinin iç içe geçmiş hâli, sanatın doğayı dolaylı biçimde taklit ettiğine dair görkemli bir anlatı sunar.
Sorular ardı ardına yankılanır:
Bu semboller bizi nasıl bir mana evrenine taşıyacaktır?
Araştırmacılar bu figürlerin bereket, ölüm sonrası yaşam ve doğurganlık gibi temaları temsil edebileceğini söylese de, taş üzerindeki sembollerin herkesin kendi iç dünyasından getirdiği anlamla okunabileceği konusunda görüş birliği vardır.
John Berger, Görme Biçimleri adlı eserinde bu büyüyü şöyle ifade eder:
“Nesneler, onlara yüklediğimiz anlamlardan ibarettir; insanlar da öyle.”
Ben Körtik Tepe mührünü, sanat tapınağının anahtarı olarak niteliyorum. Bu anahtar, görkemli yapıtların ardındaki gizemi çözmek için kutsal bir sorumluluk üstlenir.
Masallardaki büyücüler gibi fısıldayalım: Bir varmış, bir yokmuş…
Mührün üst kısmındaki delikler, onun bir yere asıldığını ya da takı olarak kullanıldığını düşündürüyor. Bu durum, eserin yalnızca işlevsel değil; aynı zamanda sosyal bir kimlik göstergesi olabileceğine işaret ediyor.
Keçinin inadı ile arının çalışkanlığı birleştiğinde, sanatın inatçı bir emeğe gebe olduğu fikri de beliriyor.
Daha uç bir perspektifle bakıldığında, bu mühür kutsal bir koruyucu işlev de üstlenmiş olabilir. Çünkü Körtik Tepe’nin insanı, metaforların itibarına sığınarak var olmayı seçen bir zihniyete sahiptir.
Nehir yataklarındaki taşkınlar ve doğal felaketlerle toprak altında kalan bu numuneleri bugün Diyarbakır Arkeoloji Müzesi’nde görmek mümkündür. Bu imgenin, mahir ellerde Diyarbakır’ın amblemi olacağı günlerin sabırsız hasretiyle meseleyi başka bir zamana devrediyorum.
Körtik Tepe’den çok daha önce, ilkel insanlar bir tür ekspresyonizm geliştirmişlerdi. Hindistan, Fransa ve Çatalhöyük gibi merkezlerde mağara duvarlarına işlenen semboller, insanın kendini ifade etme ihtiyacının ne denli kadim olduğunu gösterir. Bu resimler aynı zamanda alfabenin doğuşuna da katkı sunmuştur.
Mısır’dan Mezopotamya’ya, oradan matbaanın keşfine uzanan yolculuk; kâğıdı, kamışı, hokkayı, güvercin tüyünü, dolma kalemi ve nihayet tükenmez kalemi yanına alarak ilerlemiştir.
Yaşar Kemal’in eserlerini kurşun kalemle yazdığını öğrendiğimde yaşadığım şaşkınlığı hâlâ hatırlarım. Şatafatlı kalemlerin yerine sade bir yazı aracının tercih edilmesi, zihnimde uzun süre yankılanan bir paradoks yaratmıştı.
Kamış ve tabletle başlayan serüven, dijital kalem ve cam ekranla devam ediyor.
Ve unutmamak gerekir: Bilginin zaman içindeki yolculuğunda cilt sanatının ve hat sanatçılarının fedakârlığı, bu mirasın sessiz taşıyıcılarıdır.
İbrahim ATLASÇI