<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Türkiye Ekspres Haber | Güncel Haberin Adresi | Son Dakika Haberler</title>
    <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com</link>
    <description>Son dakika haberler, yerel, yaşam ve dünyadan en güncel gelişmeler, magazin, ekonomi, spor, gazete ve gündem haberleri Türkiye Ekspres Haber'de!</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/rss/kultur-sanat" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2026. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 12 May 2026 14:54:16 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/rss/kultur-sanat"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Gelin Hanım’ın Diyarbakır’ı]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/gelin-hanimin-diyarbakiri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/gelin-hanimin-diyarbakiri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Düşlerini gerçekleştirmiş mücadeleci bir kız çocuğunun içinde biriktirdiği imgeleri zamanın motiflerine iliştirme gayretiyle okuyucuya teslim eden, rengârenk bir pitoreskin sonraki nesillere nakledilme arzusunu dillendiren özel bir bellek sandığıdır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hikâyenin merkezindeki İskenderoğlu ailesinin Kelimeler <a name="_GoBack"></a>Diyarı’yla muhabbeti 1551 yılında başlar. Kelimeler Diyarı anlatılarının dilden dile şerbetlenmesinde İskenderoğlu ailesinin önemli katkıları olur.</p>

<p>Alain de Botton, Mutluluğun Mimarisi adlı eserinde, “İnsanlık saygınlığını yitirdi,” diyordu Schiller, “ama sanat, yitirilen bu saygınlığı kurtardı; onu önemli taş yapılarda sakladı,” der. İskenderoğlu ailesi, mutluluğun mimariyle ilişkisini Kelimeler Diyarı’na kazandırdığı yapıtlara nakşeder.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Gelin Hanım, ailenin güçlü bir imgesi olarak karşımıza çıkar. Çocuklarının ve çevresinin okuması için giriştiği mücadele, göze aldığı koşullar bakımından takdire şayan iltifatlara mazhardır.</p>

<p>Kitabın satır aralarına serpiştirilen efsunun bize fısıldadığı narin hislerden, aşkın kahramanımıza giydirdiği atlas kaftanı sezinleriz. Reşit Bey, geçmişe ait ne varsa hayatından çıkarır. Aşk bavulundaki hatıralar yakılmaya yollanırken, gönül toprağının bahçelerine ışıldayan rengârenk çiçeklerin adı Leman Hanım olur. Leman Hanım da bu kıymetin hak ettiği özeni ziyadesiyle gösterir.</p>

<p>Gelin Hanım, aşkın mutluluğundan edindiği hazineyi gelecekle ilgili planlarına payanda kılmayı ihmal etmeyen bir irade sunar anlatıya ve mahalle baskısı denilen zalim cendereyi, nevi şahsına münhasır tatlı diliyle aşmayı başarmanın yolunu öğretir okuyucuya. Bir anlatıyı emsalsiz keyfe ulaştıran temel kriter, ezberlerimizi bozabilme cesaretini göstermesi değil midir, diyelim ve kitaba dönelim.</p>

<p>Gelin Hanım, devrine de ayna tutan bir eser. Dilan Sineması’nın bölgeye kazandırdığı görkemli sanatsal itibarın yanında, Kelimeler Diyarı’nın kültür-sanat faaliyetlerinin yoğunluğu, şehrin kimliğiyle ilgili önemli bir ayrıntı olarak karşımıza çıkıyor. Düğünlerin coşkusundan sonbaharda yapılan hazırlıklara, hane halkının gündelik iletişiminden asırlardır süren duygusal mirasa, devrin algılarında önem teşkil eden kurallardan mücbir göçün yol açtığı ruhsal ve bilişsel farkındalıklara kadar her pasajda; insana, memlekete, geçmişe, düşe karşı özgün duygulardan örülmüş bir yapıt.</p>

<p>Rana İskenderoğlu, gözlemci anlatıcı konumunu korumaya çalışırken, anılardan edindiği narin duygularla okuyucuyu bellek yolculuğunda; mutluluk, neşe ve samimiyet duraklarında soluklandırıyor.</p>

<p>Lirik bir düşün sade, akıcı dili; okuyucunun eserle iletişim frekansının ivedi bir şekilde oluşmasını sağlarken, dekordaki yoğun anlatım yazarın dil maharetinin efsunu olarak beliriyor. Geri dönüş tekniğiyle kurulan paragraflarda kullanılan, güneş yüzü görmemiş mücevher kıvamındaki kavramlar, okuyucuya sunulan şerbetli hediyeler.</p>

<p>Kelimeler Diyarı’nın belleğine haiz her sanatçı bilir ki bu şehrin miyarında sanatın efsunu akarken, bu efsunu sonraki kuşaklara devredecek kelime fedaileri, düş yolcuları, mutluluk elçileri, düşünce mihmandarları Kelimeler Diyarı’nınanlatılarında yer edinmeyi sürdürecek.</p>

<p>Gelin Hanım ve onun zihinsel mirasını sürdüren nesli de bizlere umudun ve mücadelenin kıymetini dillendirmemiz için kelimelerden örülmüş bu şehre bir anlatı daha saklamanın keyfini yaşatmış olmanın özel konumunda yaşamaya devam edecek.</p>

<p>Ne demişti büyük düşünür Adorno: “Sanat, kırılmış mutluluğun taşıdığı vaattir.”</p>

<p>İbrahim Atlasçı</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/gelin-hanimin-diyarbakiri</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 11:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/04/8dfe3e85-bb1c-4f04-812f-4a291f213a9b.jpeg" type="image/jpeg" length="58165"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ŞEHRİN AVLUSUNDA TÜRKÜLER VE SESLERİMİZ]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/sehrin-avlusunda-turkuler-ve-seslerimiz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/sehrin-avlusunda-turkuler-ve-seslerimiz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bahçada yeşil çınar,
Boyun boyuma uyar.
Ben seni gizli sevdim,
Bilmedim âlem duyar.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkülerin düştüğü yerde insanın yüreği vardır; öyle bir yürek ki bazen burkulur, bazen bir kuş misali kanatlanır.<br />
Her şarkı kendi sesine sarılır, her türkü kendi hikâyesinden kanatlanır.<br />
İnsan sestir; sesin anlamıdır, sesin avazıdır, sesin kendisidir…</p>

<p>Türküler, Anadolu halk kültürü ve edebiyatının temel taşı olan, kendine özgü ezgilerle söylenen anonim halk şiiri nazım biçimidir.</p>

<p>Ses, sesten çok daha fazlasıdır. Düşünsenize, sessiz kalmayı bir başarı sayıyoruz çoğu kez. Sessizliğin kendisi kimileyin delirticidir ve insan en çok sessizliğe tahammül edemez aslında. Oysa günümüzdeki ses ve gürültü kirliliği nedeniyle sessizliği bir liman olarak tanımlıyor ve böylesi limanlara sığınmak için çabalıyoruz. İşte türküler, müzik; bu ses kirliliğini temizliyor, kulağımızın pasını alıyor, hayata sımsıcak, melodik bir iklim katıyor. İnsan, oldum olası güzel olana düşkünlüğünü dile getirir; insanın, duygunun, doğanın, şehrin, evin güzel olanı sanatın da konusudur.</p>

<p>Bir de türkülere sığınıyoruz; kederde, sevinçte, acıda… Bir türkünün yanı başında oturup bağdaş kurmak, hayat felsefemizi ve ufkumuzu besler; gülüşümüzü tetikler.</p>

<p>Zaman, kendi sesini ve değerler yargısını oluşturur. Müzik türleri, değişen zevkler ve sanatsal eğilimler bir bağlamda sesle ilişkilenir. Sesin ne kadar değerli olduğunu belki de onun yokluğunda, yani sessizlikte anlarız. Sessizlik, aynı zamanda sesi de resetler; ona yeni mecralar açar.</p>

<p>Hayat, kendi şarkısını kendi dilinde söyler. Duygularımız, düşüncelerimiz, ayrılık ve kavuşmalarımız sesle, müzikle resimlenir, betimlenir. “Hoş geldin!”, “Hoşça kalın!” kelimeleri gizemlidir; yükleri ağırdır. İnsanı büyük ve derin yolculuklara sürükler. Genellikle güzel ya da acı şeyler bir sesle, bir sözle başlar ve hayat öylece akar; kıyılarını yontarak, kırarak, dökerek, sürükleyerek…</p>

<p>Sesli düşünmek, düşünce ve ifade özgürlüğü bağlamında değerlidir. Düşündüklerimizi sesimizle dışarıya yansıtırız. Konuşmalarımızı yüzümüze de taşırız; yüzümüz, sese fon oluşturan bir ekran gibidir. Jest ve mimikler, sesin görselleri olarak yorumlanır.</p>

<p>Şehirlerin sesini duyarız; onların avazı farklıdır, hikâyeleri değişiktir. Kimi kesik bir yaradan söylenir, kimi bir nehrin akışıdır, kimi bir sokağın başındaki yüce bir çınarın gölgesi… Ama tartışmasız, bütün türkülerin ve şarkıların gölgeleri üzerimize düşer, duygu dünyamızı dalgalandırır. Sesin en yakın akrabası insandır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Eskiden şehrin sokaklarında türküler dolaşırdı; kaldırımlar bu türküleri hepimizden daha çok tanır, hissederdi. Türkülerdeki ses ve hikâyeler kırılgandır; yanık bir çarşının sesi, eski bir merhaba, kırılmış bir gülüştür. Ama hâlâ bizimledir ve bizdendir. Sese öylesine sarılırız işte… Onu kendi sesimiz sayarak, ona kendi türkümüzü yükleyerek söyleriz.</p>

<p>Türkü; kendine özgü ve belirli bir ezgiyle söylenen, hece ölçüsüyle yazılan ve zamanla anonimleşen bir nazım biçimidir. Türküler, toplumun kültürel değerlerini, gelenek ve göreneklerini nesilden nesile aktaran en önemli sözlü edebiyat ürünleri arasında yer alır.</p>

<p>Türküler, bir toplumun yalın duygu dilidir. Göçler, afetler, büyük sevdalar, savaşlar türkülere işlenir. Bir dilin sözlü kültürünü taşır; kelimelerin halk dilindeki karşılığını aktarır. Bir yörenin ağız özellikleri türkülerden öğrenilebilir. Türküler genelde bağlama, kaval, ud gibi enstrümanlar eşliğinde söylenir; çıplak sesle söylenenleri de vardır. Anadolu türküleri; Karadeniz, Ege, İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu yöreleri gibi farklı coğrafyalarda büyük bir çeşitlilik gösterir. Karadeniz’de kemençe ve tulum gibi yöreye özgü enstrümanlar öne çıkar.</p>

<p>Türküler, genel karakterlerine göre ninniler, sevda türküleri, gurbet türküleri, kahramanlık türküleri ve ağıtlar olarak sınıflandırılabilir. Özetle, insan duygusunun bütün tuşlarına dokunur; onları ezgilere dönüştürür, ezgilerine söz dizer.</p>

<p>28 Nisan Çarşamba günü Diyarbakır İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün düzenlediği türküler konulu söyleşiyi Diyarbakırlı şair Cahit Sıtkı Tarancı Müzesinin avlusunda gerçekleştirdik. Söyleşiye İbrahim Evirgen, Gülsüm Kıran, Ahmet Oğuz Gözel, Kadir Çetinle birlikte katıldık. Bir şairin evinden şiir ve türküler söyledik…<a name="_GoBack"></a></p>

<p>Siz siz olun, sesinize işlediğiniz türkülere sarılmayı unutmayın… Belki de bir iki türkü ezberlemeyi de.</p>

<p>Ferman SALMIŞ</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/sehrin-avlusunda-turkuler-ve-seslerimiz</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 09:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/04/cd2c4db6-1095-498f-b08b-5fd2f0a2c7a8.jpeg" type="image/jpeg" length="77360"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Diyarbakır’(d)a Gelin Olmak: Kültürün, Sabrın ve Aidiyetin Hikâyesi]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/diyarbakirda-gelin-olmak-kulturun-sabrin-ve-aidiyetin-hikayesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/diyarbakirda-gelin-olmak-kulturun-sabrin-ve-aidiyetin-hikayesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Gelin Hanım” Rana İskenderoğlu Olguntürk tarafından kaleme alınan, sosyal, kültürel, tarihsel kökleri olan dolu dolu bir biyografi kitabıdır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bir ailenin soyağacı üzerinden bir şehrin kimliğini, sokaklarını, surlarını, mabetlerini, mekânlarını, konaklarını, pazarlarını, şarkılarını, masallarını anlatıyor. Bir asırlık Diyarbakır’ı bir çırpıda önünüze seriyor. Rana Hanım, geçen hafta kitabını benim için de imzalama nezaketinde bulunmuş, kendisine teşekkür ederim. Kitabı ilk fırsatta okudum.</p>

<p></p>

<p>Biyografik olan bu eser, zamanı, sevinci, hüznü, hasreti, aynı satırlarda harmanlıyor. Şehrin eşiklerinde bir tarihsel göz olarak sizi bütün misafirperverliği ile karşılıyor. , belgesel roman tadındaki eser tam da bu eşiği aşan bir metin olarak karşımıza çıkıyor. Annesi Leman’ın serüveni eşliğinde,tarihsel bellek kökleşiyor, mutfak, gastronomi, düğünler, gelenek ve göreneklerle ete kemiğe bürünüyor. Bir tıp Profesörünün kaleminden teknik olmayan, anlatıya ve geleneğe yaslanan bu çalışma, bir dönemin Diyarbakır’ına da ışık tutuyor; sosyolojik, kültürel dehlizlerinde bizleri dolaştırıyor. Konakların gizemlerini fısıldıyor.</p>

<p></p>

<p>Rana Hanım, şehrin vakur duruşunu bir ressam edasıyla betimliyor. İstanbul’un modern ve hareketli dokusundan kopup, Diyarbakır’ın kadim ve katmanlı hafızasına gelin gelen 17 yaşındaki bir genç kızın, Leman’ın hikâyesi, bireysel bir biyografinin ötesine geçerek kültürel bir dönüşümün izlerini sürüyor. Bu metin, bir insanın yeni bir hayata uyum sağlama sürecini anlatırken aynı zamanda gelenek, aile ve aidiyet kavramlarını derin bir sezgiyle sorguluyor.</p>

<p>Anlatının merkezinde yer alan dönüşüm, bir “fidanın çınara dönüşmesi” metaforuyla güçlü bir biçimde kurulmuş. Bu metafor, yalnızca biyolojik ya da zamansal bir büyümeyi değil; sabrı, kök salmayı, direnç göstermeyi ve bir topluluğu gölgesinde birleştirmeyi simgeliyor. Sekiz çocuk ve on bir torunla genişleyen bir aile yapısı, bu kadının yalnızca bir gelin değil, aynı zamanda bir kurucu figür haline geldiğini gösteriyor. Böylece bireysel hikâye, kolektif bir hafızaya dönüşüyor.</p>

<p></p>

<p>Metnin en dikkat çekici yönlerinden biri, kültürel uyum sürecini romantize etmeden ama estetik bir duyarlılıkla ele almasıdır. Diyarbakır’ın köklü yaşam biçimine “zarif dokunuşlarla” uyum sağlamak, burada edilgen bir kabulleniş değil; aktif bir yeniden üretim süreci olarak okunabilir. Bu yönüyle anlatı, kadın kimliğini yalnızca aile içi rollerle sınırlamaz; aksine, kültürel taşıyıcılık ve dönüştürücü lüküzerinden yeniden tanımlar. Kitap, Diyarbakır arşivine şimdiden girmeye aday. Birçok bilgi demetini içinde barındırıyor.</p>

<p></p>

<p>Yazarın metne dahil oluş biçimi de ayrıca dikkate değerdir. “Bu ailenin ilk çocuğu olmanın gururu” ifadesi, anlatının yalnızca gözlemci bir bakış açısıyla değil, içsel ve duygusal bir bağ üzerinden kurulduğunu gösterir. Bu, metne hem samimiyet hem de etik bir sorumluluk katmaktadır. Yazmak, yazarımız için adeta bir borcun ödenmesi, bir hafızanın korunması olarak okuyucuya ulaştırılıyor.</p>

<p>Diyarbakır’daki İskender Paşa Ailesi ve onların yaşadığı İskender Paşa Konağı, kentin Osmanlı sonrası sosyal yapısını anlamak açısından önemli bir eşik sunar. Her ne kadar bu aileye dair bilgiler, yerel tarihin kırılgan belleğinde, sözlü anlatıların taşıyıcılığında ve dağınık arşiv izlerinde varlığını sürdürür. Bu yönüyle İskender Paşa Ailesi, adeta eksik bırakılmış bir hikâyenin, yarım kalmış bir anlatının izlerini taşır.</p>

<p></p>

<p>Kitaptan yola çıktığımızda “İskender Paşa” adı, Osmanlı bürokrasisinde farklı dönemlerde birden fazla şahsiyet tarafından taşındığını görmekteyiz. Diyarbakır’da İskender Paşa Camii, İskender Paşa Mahallesi, İskender Paşa Konağı şehirde ailenin etkisini göstermek bağlamında önemlidir. Bitlis, Urfa gibi çevre şehirlerde de görev yapmış bir Osmanlı paşasının izini ya da onun soyundan gelen yerel bir eşraf ailesinin sürekliliğini imler. Bu aile, kentin sosyoekonomik dokusunda belirgin bir yer tutar: ticaretle ve kurduğu diplomatik ilişkilerle var olma serüveni devam etmektedir. Aile fertleri büyük çapta Diyarbakır’ı terk etmiş; İstanbul, Ankara, İzmir ve yurtdışına yerleşmişlerdir. Rana Hanım aile büyüklerinin mezarlarının Diyarbakır’da bulunduğunu ve şehirden göçmüş olmanın hüznünü paylaşıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p>Konak hayatına dair kesintiler okuyucuya konak yaşantısına ilişkin bir dönemin ipuçlarını veriyor. Sur içinin dar sokakları arasında yükselen bu yapı, Diyarbakır’a özgü bazalt taşın sert ve vakur dokusuyla örülüdür. İçe dönük mimarisi, mahremiyetin sadece bir tercih değil, bir yaşam biçimi olduğunu fısıldar. Avlusu, zamanın ortasında açılmış bir boşluk gibi hem gündelik hayatın merkezi hem de kuşaklar arası geçişin sahnesidir. Yazlık ve kışlık bölümler, iklimle kurulan kadim uyumu; eyvan ise serinliğin, sohbetin ve sessizliğin mekânsal karşılığını temsil eder. Yazar, bu bölümleri ayrıntılı bir biçimde anlatıyor kitapta.</p>

<p></p>

<p>Osmanlı’nın son dönemlerinden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte, bu tür aileler ve onların mekânları, Diyarbakır’ın toplumsal yapısını şekillendiren ana damarlardan biri olmuştur. İskender Paşa Ailesi de bu bağlamda, geleneksel otoritenin bir temsili, yerel kültürün bir taşıyıcısı ve şehir aristokrasisinin bir parçası olarak okunabilir. Kitabın son kısmına dönemin dergilerinden bölümler eklenmiştir. Bu da şehrin kültür sanat envanterine, çalışmalarına katkı sağlamıştır. Bugün ise bu konaklar, zamanın aşındırıcı etkisiyle farklı kaderlere savrulmuştur. Kimi restore edilerek turizmin hizmetine sunulmuş, kimi ise özel mülkiyetin sessiz sınırları içinde varlığını sürdürmektedir.</p>

<p></p>

<p>Konaklar, hatırlamanın mekânsal biçimleridir. Duvarlarında yankılanan sesler, bugünün sessizliğinde varlığını sürdüren anlatıların izleridir. Diyarbakır, okunması gereken bir kitap gibidir. Rana Olguntürk aynı zamanda sözlü edebiyat örneklerine de yer veriyor kitabında. Özellikle çocukluğundan hatırladığı masal örnekleri çok kıymetli. Masalların gücü, büyüsü, iyilerin kazandığı ütopyaların insan üzerindeki etkilerini de dile getiriyor. Diyarbakır ağzından da örnekler vererek bunları kısaca yorumluyor. Kitap bu yönleriyle şehrin o dönemki sözlü kültürüne de yer veriyor.</p>

<p></p>

<p>Dengbêjlerin sözlerinde, aile büyüklerinin hatıralarında ve kuşaktan kuşağa aktarılan hikâyelerde bu mekânlar yeniden kurulur. Bu yüzden konak, sadece bir yapı değil; sınıfsal ayrışmanın, kültürel sürekliliğin ve toplumsal hiyerarşinin mimariye sinmiş hâlidir. Bir anlamda konak, zamanın donmuş değil, taşlaşmış hâlidir; yaşayan ama konuşmayan, suskun ama anlatan bir hafızadır.</p>

<p></p>

<p>Sonuç olarak Gelin Hanım, kitabında yazar bireysel bir hayat hikâyesini anlatırken, aslında zamanın, mekânın ve kültürün iç içe geçtiği çok katmanlı bir anlatı sunuyor. Okuyucu ile kurulan samimiyet metnin duygusal gücünü besliyor, kitabın okunmasını kolaylaştırıyor. Kitabın bir özelliği de merak duygusunu beslemesidir. Yazar, kitabın başına eklediği bir notta mütevazılık gösteriyor, ilk kez teknik olmayan bir anlatıyı kaleme aldığını, “acemilikleri” olabileceğini söylüyor. Oysa eser sü<a name="_GoBack"></a>rükleyici, öğretici ve samimi… Diyarbakır için de kıymetli.</p>

<p>Ferman Salmış</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/diyarbakirda-gelin-olmak-kulturun-sabrin-ve-aidiyetin-hikayesi</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 15:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/04/26809e89-e64a-4ec2-8a50-2a815e8e0a1a.jpeg" type="image/jpeg" length="70121"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[KARDEŞLİK RUHU VE HUKUKU-1]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/kardeslik-ruhu-ve-hukuku-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/kardeslik-ruhu-ve-hukuku-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gündem öyle çok öyle yoğun ki özellikle coğrafyamızda ve bu coğrafyada yeri yurdu olamayanların ne işi var dediğimiz bu sancılı süreçlerde, bu haftada hangi konuyu yazacağıma karar vermekte zorlandım.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yazıya bir fıkra ile başlayalım. Ağa ile maraba arasında geçen şu meşhur fıkrayı bilmeyenlere kısaca aktaralım:</p>

<p>Maraba ile ağa, ağanın arabasında tıngırmıngır kasabaya gidiyorlar. Yolun yarısında, arabayı çeken hayvan patır kütür yola pisliyor. Ağa marabasının arabada gözü olduğunu biliyor. Hem marabayı küçük düşürmek hem de eğlenmek için, “Marabaya şu hayvanın pisliği yersen, arabayı sana vereceğim” diyor. Marabada bir an düşünüyor, hiç arabam olmadı olamazda. Gözüm de hep bu arabada, bu pisliği yesem de kimse görmez duymaz ve kararını veriyor, arabadan iniyor ve taze at pisliğini yiyor. “Tamam”, diyor ağa “araba senin” Marabanın midesi dönmüş, gururu çiğnenmiş, kendinden iğreniyor. Ağa ise bir dakikalık bir eğlence uğruna arabasından olduğuna pişman, kendi budalalığına yanıyor. Dönüş yolunda ikisinin de ağzını bıçak açmıyor, ikisi de kurdukça kuruyorlar. Tam marabanın pislik yediği noktaya geldiklerinde ağa dayanamıyor; “Marabaya bir halt ettim, şaka uğruna araba elden gitti. Ben ağayım arabasız olur mu hiç? Köylüye ne derim? Yediğinin ederini ne ise vereyim, arabayı geri alayım. Kimseye de bu konuyu açmam.” Marabada genzinde, ağzında, yüreğinde, öfkesinde hâlâ pislik tadı var. “Olur ağam” diyor, “olur ama bir şartla: sen de aha şu kalan kurumuş hayvan pisliğini yiyeceksin ki ödeşelim.” Ağanın gözü kararmış, köye yaklaşıyor arabayı marabaya kaptırmak iyi bir iş değil düşünerek arabadan iniyor bir miktar pislik de o yiyor. Çiftliğe yaklaşırlarken, Maraba düşünceli, kederli soruyor: “Ağam, araba giderken de senindi dönerken de senin, peki biz bu kadar hayvan pisliğini neden yedik?</p>

<p>Yıllardır süregelen terör meselesi Türkiye’ye hep ayak bağı olmuştur. Türkiye'nin ekonomisi emeği zamanı ve en büyük gücü olan gençleri zarar görmüştür. Bu bağ pahalıya da patladı. İmralı’nın, PKK’nın, Dem’inaçıklamalarına baktığımızda terörsüz Türkiye çabalarıyla ortaya konulan irade ve yapılan açıklamalara baktığımızda bu ülkeyi seven her Türk ve Kürdün her Türkiyelinin destek vermesi, sahip çıkması gerekiyor ve görülüyor ki büyük destek verildiği görülmektedir. Oyun kurmak isteyenlerin oyunlarını da bozacak, bugüne kadar nemalananları da boşa düşürecek ve herkes tarafından da güçlü bir iradeyle desteklenecek ve desteklenmelidir. Pekisoruyorum bu 40 yıl süren çatışma silahlanma niçin oldu? O zaman bu pislik neden çıktı kim çıkardı kimler nemalandı.</p>

<p>SÜNNİ MÜSLÜMAN LİDERİ VE KARDEŞLİĞİ</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kürt-Türk ilişkileri; 1000 yılı aşan tarihler boyunca Türkler ve Kürtler, varlıklarını sürdürmek ve hegemonik güçlere karşı ayakta kalmak için gönüllülük yönü ağır basan, hep bir ittifak içinde kalmayı zorunlu görmüşlerdir. Türk ve Kürdün Sünni Müslüman olmaları bu birlikteliği ebedi kılıyor ve ittifakı sağlamlaştırıyor. Kapitalist modernitenin son 100 yılı, bu ittifakı parçalamayı esas gaye edinmiştir.</p>

<p>Bu ittifakın ilelebet olmasının yolu ne?Akıl, vicdan ve iman iş birliği içinde çalışınca zorlar kolaylaşır, hayat ucuza mal olur, insanlık huzur bulur. Çözüm basittir ama güçlü bir irade gerekiyor. Kardeşlik ruhu ve hukukudur. Ciddidir çünkü burası Orta Doğu’dur, eller halen tetiktedir. Şer güçler, oyun kuran düşman hala içerde dışarda nifak tohumlarını ekiyor. Özellikle ABD,Siyonist ve İngiliz aklı bölgede fitne tohumlarını atma, kargaşa çıkarma terörle anılma ve insansız bir coğrafya oluşturma peşinde. Bölgeden bu Siyonist akla mücadele edecek, oyunlarını bozacak, huzur ve barışı sağlayacak tek irade kalmış o da güçlü bir Türkiye. Türk, Kürt el ele vermekten, Türkiye’yi büyütmekten güçlü kılmaktan korkma. Bölgeyi barışa taşıyacak her adımı desteklemekten korkma. Korkma ki bu defa silahları susturup siyaseti konuşturabilelim. Siyasi mücadeleyle de yoksulluğu, işsizliği, açlığı, adaletsizliği ve eşitsizliği hep birlikte yenelim. Savaşa harcanan milyarlarca doların doğrudan halka harcanmasını sağlayalım. Barışın huzurun aynı zamanda ekmek, aş, iş, hizmet olduğunu unutmayalım. Yoksa İslam coğrafyasının günümüzde ilim ve medeniyet coğrafyasından zulüm ve mazlumiyetcoğrafyasına dönüşmesinin en büyük sebep olur. Bu sebep bölgede Türk, Kürt ve Arap milletler arasında kardeşlik ruhu, ahlakı ve kardeşlik hukuku gözetilmeli. Ve ortak paydada buluşup ümmet lideri olacak adımlar atılmalıdır. Bu liderde islam coğrafyasında da kim olabileceği belli kimin yapabileceği belli gibi. Oysa kardeşlik hukukunun çiğnendiği bir Müslüman dünyayı ve kardeşlik ahlakının zedelendiği bir İslam dünyasını yüce Rabbimiz ateş dolu bir çukurun kenarında yaşamak olarak değerlendirmiştir. Son günlerde Ortadoğu’da özellikle Türkiye’nin attığı adımlar yapılan stratejik hamleler bölgeye umut olmuş bütün Müslümanların gönlünde kardeşlik duygusu ve kardeşlik coşkusunu yeniden filizlenip yeşermesine sebep olabilir. Bölge kardeşlik hukuku ile hareket edilip birlikte hareket ederlerse Türkiye öncülüğünde ve ümmet liderliğimde aktif, söz sahibi ve yaptırımları olan bir İslam birliği kurulması mümkündür. Müslüman halklarda bunu görüyor ve umut ediyorlar.</p>

<p></p>

<p>İnanıyorum ki Türkiye, Ortadoğu’da kardeşlik ruhu ve hukukuyla hareket ederek birlikte güçlü bir iradeyle bölgede terörü bitirecek, sadece terörsüz bölge değil aynı zamanda sorumsuz bölge olacak, huzur ve güven ortamını tesis edecek ve söz sahibi olacaktır.</p>

<p>Av.Aydın AK</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/kardeslik-ruhu-ve-hukuku-1</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 11:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/04/b1e4243a-c654-4884-b412-c8a0e0077fed-5.jpeg" type="image/jpeg" length="76986"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bir Serginin İzinde: BAŞAK, TARİH VE KADIN]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/bir-serginin-izinde-basak-tarih-ve-kadin</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/bir-serginin-izinde-basak-tarih-ve-kadin" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tarih hep böyle büyüleyici midir?
Unutulmuş zılgıt sesleri ve buğday başakları arasında,
Hangi sevda yeşermedi ki?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Başak ile kadının aynı kadim ritimde buluştuğu o sergiye adım attığımda, zamanın yalnızca ileriye doğru akmadığını, bazen toprağın derinliklerinden geriye ve bazen yukarı doğru da yükseldiğini hissettim. Diyarbakır’ın Sur içindeki o taş hafızası, Saint George Kilisesi’nin sessiz duvarlarına sinmiş binyıllık yankılarla birlikte, bir sergiden fazlasını kuruyordu: bir hatırlayışın ve hüznün mekânı… Ressam M. Fatih Yıldız’ın “Mezopotamya’nın Altın Kadınları” temalı eserleri, tuvalden zamana akıp gidiyordu, bir şiir mimarisinin içinden süzülüyordu. Üstelik insanın iç dünyasında da bir arkeolojik kazı başlatıyordu. Her figür, bir katmanı aralıyor; her bakış, geçmişin üzerimize örtülmüş ince tozunu usulca kaldırıyordu.Kadınların saçları hala diriydi, gözlerinde ışık vardı, başakları bereketliydi.</p>

<p>Bu sergide kadın, bir sürekliliğin kendisiydi. Buğday başaklarıyla kurulan o derin bağ, bana yaşamın en yalın ama en güçlü metaforunu yeniden düşündürdü: üretmek, çoğalmak, toprağa kök salmak… Geleneksel giysilerin dokusunda saklı olan renk<a name="_GoBack"></a>ler, sadece estetik bir tercih değil, aynı zamanda kültürel belleğin sessiz taşıyıcılarıydı. Kadın figürlerinin siluetleri, bazen bir arkeolojik buluntunun kırık kenarında, bazen de bir mitin gölgesinde beliriyordu. Bazen Daralı Meryem’in gölgesi bazen Roma’dan bugüne uzanan bu görsel anlatı, aslında tek bir soruyu fısıldıyordu: Zaman değişir, ama kadın hangi anlamı, estetiği terk eder ki?</p>

<p>Serginin açıldığı an, kemanın yayından süzülen o kadim ezgiler, mekânın taşlarına değdikçe çoğalıyor, sonra insanın içine doğru çekiliyordu. Müziğin titreşimi ile resimlerin sessizliği arasında kurulan o görünmez bağ, sanatın en saf hâlini hatırlattı bana. Dışarıda yağmur vardı; ama o yağmur yalnızca bir meteoroloji olayı değildi; cam tavana düşen her damla, doğanın kendi ritmini sergiye dâhil ediyor, sanki Mezopotamya’nın kadim hikâyesine bir dipnot düşüyordu. Yağmur, burada bir fon değil; anlatının bir parçasıydı.Camlardan inen yağmur suları kaç bin yıllık değişmeyen tek şeydi taşlarla birlikte.</p>

<p>Ve düşündüm: Bu sergi aslında bir “bakış eğitimi” sunuyordu bize. Çünkü bakmak ile görmek arasındaki o ince fark, en çok da bu tür anlarda belirginleşir. Kadın figürlerine bakarken, onların taşıdığı zamanı görmek; başaklara bakarken, onların içindeki yaşam döngüsünü hissetmek… İşte sanatın dönüştürücü gücü tam da burada başlar. Ressamın Londra’dan Paris’e uzanan serüveni, bu toprakların hikâyesinin evrensel bir dile sahip olduğunu kanıtlıyor gibiydi. Diyarbakır’daki bu sergi ise o hikâyenin yeniden kök saldığı bir durak oldu.</p>

<p>Belki de en çok şunu fark ettim: Bu eserler, geçmişi anlatmakla kalmıyor aynı zamanda bugünü sorguluyor. Kadının tarih boyunca yüklenmiş olduğu anlamlar, bugünün dünyasında nasıl karşılık buluyor? Bir başağın olgunlaşması için gereken sabır ile bir kadının varoluş mücadelesi arasında nasıl bir akrabalık var? Bu sorular, sergiden çıktıktan sonra bile zihnimde dolaşmaya devam etti. Çünkü bazı sanat eserleri, sergi salonunda kalmaz; insanın içinde yaşamaya devam eder.</p>

<p>Bir başka katmanda ise, bu sergi bana belleğin kırılganlığını düşündürdü. Unutmak, insanın en hızlı öğrendiği şeylerden biri; oysa hatırlamak, emek ister. M. Fatih Yıldız’ın tuvalleri, işte bu emeğin ürünüdür. Her fırça darbesi, bir unutuluşa karşı bir inat gibidir. Mezopotamya’nın kadınları, bu resimlerde zamanda korunuyor, çoğaltılıyor ve yeniden anlatılıyordu. Bu yönüyle sergi, estetik bir deneyimin ötesinde, kültürel birsorumluluğun ifadesine dönüşüyor. Ressamın da söyleşilerinden edindiğim izlenim, onun da kendini bu araştırmalara ve derin medeniyete verdiğidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Evet, zaman, doğrusal bir çizgi değil; iç içe geçmiş halkalardan oluşan bir döngüdür. Bu sergi, o halkalardan birini görünür kıldı sadece. Kadın, başak, yağmur, taş ve müzik… Hepsi aynı anlatının farklı sesleriydi. Belki de bu yüzden, o gün orada bulunan herkes, yalnızca bir sergiyi gezmedi; aynı zamanda kendi içindeki kadim hikâyeye de dokundu. Çünkü bazı sergiler iz bırakmaz, izleri ortaya çıkarır.</p>

<p>O izler, insanın iç dünyasında bir süre daha sessizce dolaşır; sonra bir gün, hiç beklenmedik bir anda yeniden belirir. Belki bir rüzgârın taşıdığı toprak kokusunda, belki bir kadının yüzünde beliren o tanıdık ifadede.</p>

<p>Bir süre sonra anladım ki, bu sergi aslında bir “sessizlik dili” kuruyordu. Konuşmadan anlatan, anlatırken eksiltmeyen bir dil… Kadının tarihsel varlığı, çoğu zaman sözün dışına itilmiş, anlatının kenarında bırakılmıştır. Oysa burada, tam merkeze yerleşiyordu. Her figür, bir hikâyeyi temsil etmekten çok, bir hikâyenin kendisi oluyordu. Sanki her tablo, “beni dinleme, beni hisset, beni anlat” diyordu. Ve bu çağrı, insanın içindeki en eski duyma biçimini harekete geçiriyordu: sezgiyi.</p>

<p>Diyarbakır’ın taş sokaklarından geçerken, sergideki imgelerin bu kente ne kadar ait olduğunu daha derinden hissettim. Bu şehir, katman katman birikmiş bir anlatıdır. İşte o sergi, bu anlatının görsel bir izdüşümü gibiydi. Kadın figürleri, bu şehrin hafızasıyla iç içe geçiyor; başaklar, bu toprağın bereketini ve direncini yeniden anlamlandırıyordu. Sergiyi gezenler, hayranlıklarını gizleyemediler, buna tanıklık ettim.</p>

<p>Hatırlamak, anlamak ve yeniden kurmak üzerine bir çağrı… Mezopotamya’nın kadınları, bu çağrının taşıyıcılarıydı. Onlar, hem geçmişin sessiz tanıkları; bugünün ve yarının kurucu özneleriydi. Ressamın fırçası, bu gerçeği görünür kılarken, izleyicinin de bu sorumluluğu üstlenmesini talep ediyordu. Bu medeniyetin farkında olma sorumluluğu…</p>

<p>Sonra, içimde şu cümle yankılandı: Belki de sanat, en çok unuttuğumuz şeyleri hatırlamak için vardır. Fatih Yıldız, böylesi çalışmalara imza atmaya devam edecek; onun ve onun gibi sanatçıların yüreği dert görmesin. Ve o gün, o sergide, hatırladığım şey yalnızca tarih değildi; insanın kendisiydi. Çünkü kadın, başak ve toprak… Bunlar yalnızca imgeler değil; insanlığın en eski hikâyesinin üç temel cümlesiydi. Ve o hikâye, hâlâ yazılmaya devam ediyor.<br />
Ferman Salmış </p>

<p><img alt="B8Ba4D93 4B59 4506 B1B8 1Acd93A19118" height="2048" src="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/04/b8ba4d93-4b59-4506-b1b8-1acd93a19118.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1536" /></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/bir-serginin-izinde-basak-tarih-ve-kadin</guid>
      <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 13:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/04/069a0ed3-698e-44eb-957c-bf2d7699d478.jpeg" type="image/jpeg" length="62442"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hicret yolu ve siyer kronolojisi "Siyer Diorama Müzesi"nde hayat buluyor]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/hicret-yolu-ve-siyer-kronolojisi-siyer-diorama-muzesinde-hayat-buluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/hicret-yolu-ve-siyer-kronolojisi-siyer-diorama-muzesinde-hayat-buluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Muhammed'in hayatı ve İslam tarihinin önemli dönüm noktalarının dioramalar aracılığıyla yeniden canlandırıldığı "Siyer Eğitim Merkezi Diorama Müzesi", yarın ziyaretçilere kapılarını açacak.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Siyer Vakfının Eyüp Sultan'daki merkezinde yer alan müze, siyeri yalnızca metinler üzerinden öğrenilen bir alan olmaktan çıkararak görsel, işitsel ve mekansal bir deneyime dönüştürmeyi amaçlıyor.</p>

<p>Müzede, Mekke ve Medine başta olmak üzere İslam tarihine yön veren şehirler ve olaylar tarihi gerçekliğe uygun şekilde hazırlanan sahnelerle canlandırılıyor. Müze, tarihi olayların görsel anlatımlarla desteklenmesi yoluyla daha bütüncül bir öğrenme süreci sunmayı hedefliyor.</p>

<p>Yarın resmi açılışı gerçekleştirilecek müzede, İslam tarihinin merkezinde yer alan Mekke, Medine, Taif, Hayber ve Tebük gibi önemli bölgeler dioramalar ve ışıklandırmalarla gösteriliyor. Mescid-i Aksa ve Kabe gibi kutsal mekanlar da temsili modellerle sunulurken, Hz. Peygamber'in hayatından kesitler ile Bedir, Uhud ve Hendek gazveleri gibi tarihi olaylar da görsellerle aktarılıyor.</p>

<p></p>

<p><img alt="Hicret yolu ve siyer kronolojisi" src="https://web-cdnprod.aa.com.tr/uploads/PhotoGallery/2026/04/16/thumbs_b_4756ef1012f74e8dad675e4f2ab6943e.jpg" /></p>

<p><strong>[1/15]</strong> Hz. Muhammed'in hayatı ve İslam tarihinin önemli dönüm noktalarının dioramalar aracılığıyla yeniden canlandırıldığı "Siyer Eğitim Merkezi Diorama Müzesi", yarın ziyaretçilere kapılarını açacak. Siyer Vakfının Eyüp Sultan'daki merkezinde yer alan müze, siyeri yalnızca metinler üzerinden öğrenilen bir alan olmaktan çıkararak görsel, işitsel ve mekansal bir deneyime dönüştürmeyi amaçlıyor.</p>

<p></p>

<p></p>

<h2>Müze, dönemin coğrafi ve sosyal şartlarını birebir yansıtıyor</h2>

<p>Müzede, dar sokaklarıyla Mekke'den Medine'nin yerleşim düzenine, hicret yolculuğundan İslam toplumunun oluşum sürecine kadar birçok aşama mekansal bir bütünlük içinde takip edilebiliyor.</p>

<figure><img height="833" src="https://web-cdnprod.aa.com.tr/uploads/Contents/2026/04/16/cc6dc1c0afc9ddb8efd6cfbab5a46fc6.jpg" width="1200" /></figure>

<p>Farklı yaş gruplarına hitap edecek şekilde kurgulanan müze, aileler ve öğrenci grupları için hem öğretici hem de deneyim odaklı bir ziyaret alanı olarak da öne çıkıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Türkçe, Arapça ve İngilizce olmak üzere üç dil seçeneği bulunan müzede, ziyaretçiler yönlendirme sistemiyle süreci baştan sona takip edebiliyor.</p>

<p><img height="829" src="https://web-cdnprod.aa.com.tr/uploads/Contents/2026/04/16/543c7d4704f8734922e8f0005d853d37.jpg" width="1200" /></p>

<h2>"Coğrafyanın değişmesi siyerin anlaşılmasını zorlaştırıyor"</h2>

<p>Siyer Vakfı Kurucusu Muhammed Emin Yıldırım, müzenin ortaya çıkış sürecini AA muhabirine değerlendirdi.</p>

<p>Yıldırım, siyerin anlaşılmasında mekan ve coğrafyanın belirleyici rolüne dikkati çekerek, siyerin yaşandığı coğrafyalarda tarihi izlerin büyük ölçüde kaybolduğunu anlattı.</p>

<p>Coğrafyanın değişmesinin, mekanların dönüşmesinin siyerin anlaşılmasını zorlaştırdığını dile getiren Yıldırım, "Çünkü siyer, sadece anlatılan bir tarih değil, belirli mekanlarda yaşanmış hadiselerin bütünüdür. Siyerin yalnızca metinler üzerinden öğrenilmesi yeterli değil. Bedir'e gidiyorsunuz ama Bedir'i tam anlamıyla hissedemiyorsunuz. Uhud'a gidildiğinde aynı durum söz konusu. Hendek ise bugün neredeyse tamamen anlaşılması zor bir hale gelmiş durumda. Olayların geçtiği yerler ile bugünkü görüntü arasında ciddi fark var. Bu da siyerin derinliğini kavramayı zorlaştırıyor." ifadelerini kullandı.</p>

<p><img height="796" src="https://web-cdnprod.aa.com.tr/uploads/Contents/2026/04/16/27d93e54118f35c8c10ebd47848369c1.jpg" width="1200" /></p>

<p>Bu ihtiyacın müze fikrini doğurduğunu dile getiren Yıldırım, siyerin daha iyi anlaşılması için o coğrafyanın, hadiselerin örgüsüne uygun biçimde yeniden yansıtılması gerektiğini düşündüklerini kaydetti.</p>

<p>Yıldırım, daha önce yaptıkları atlas çalışmasının ise sınırlı bilgi sunduğunu belirterek, "Siyer'in doğru anlaşılması için hissedilmesi gerekiyor. Bu yüzden bilgiyi sadece satırlarda bırakmadan, insanların gönlünde de karşılık bulmasını hedefledik. Müze zaman ve mekan arasındaki mesafeyi azaltmayı amaçlıyor. Arada yaklaşık 1400 yıllık bir zaman farkı var. Biz bu zaman ve mekan mesafesini bir nebze ortadan kaldırmak istedik. Peygamber Efendimizin ve sahabenin yaşadığı o şartların daha iyi anlaşılması, o zorlu süreçlerin hissedilmesi bizim için temel hedef oldu." değerlendirmesinde bulundu.</p>

<p>Müzenin yapımının iki yıldan fazla bir zaman aldığını aktaran Yıldırım, "Bu süreçte özellikle kaynaklara sadık kalmaya, ilmi veriyi koruyarak bir model ortaya koymaya büyük hassasiyet gösterdik." dedi.</p>

<p><img height="848" src="https://web-cdnprod.aa.com.tr/uploads/Contents/2026/04/16/30fee3d4cfb55af7678a689a0bd794f7.jpg" width="1200" /></p>

<h2>"Hicretin durakları ve zorlukları bütün yönleriyle yansıtılmaya çalışıldı"</h2>

<p>Müzede yalnızca görselliğin değil, ilmi içeriğin de ön planda tutulduğunu vurgulayan Yıldırım, şöyle devam etti:</p>

<p>"Buraya gelen bir ziyaretçi sadece bir maket görmüyor. Mekke'deki yerleşim düzenini, o dönemdeki pazarları, mezarlıkları ve önemli mekanları detaylı biçimde inceleyebiliyor. Özellikle hicret güzergahı konusunda oldukça kapsamlı bir çalışma yapıldı. Hicretin durakları ve zorlukları bütün yönleriyle yansıtılmaya çalışıldı. Ziyaretçiler, Peygamber Efendimizin yaşadığı hücreden başlayarak Mekke'yi, hicret yolculuğunu, Medine'nin oluşum sürecini ve ardından gazveleri adım adım takip edebiliyor. Böylece siyer kronolojisi mekansal bir bütünlük içinde sunulmuş oluyor."</p>

<p>Müzenin teknik altyapısına da değinen Yıldırım, müzenin hem rehberli anlatıma uygun olduğunu hem de otomasyon destekli şekilde tasarlandığını ifade etti.</p>

<p>Çalışmanın ilerleyen süreçte dijital içeriklerle desteklenerek daha kapsamlı bir yapıya kavuşmasını hedeflediklerini vurgulayan Yıldırım, "Siyer alanında farkındalık oluşturmayı amaçlıyoruz. Peygamberimizi ne kadar tanırsak o kadar severiz. Bu çalışma, özellikle gençlerin siyerle daha güçlü bir bağ kurmasına vesile olursa amacına ulaşmış olacaktır." diye konuştu.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/hicret-yolu-ve-siyer-kronolojisi-siyer-diorama-muzesinde-hayat-buluyor</guid>
      <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 09:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/04/i-m-g-1441.jpeg" type="image/jpeg" length="78601"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[*Emeğin Sözün Direncin ve Bilginin Vazgeçmeyen Yolculuğu:HEVSEL 14.SAYISI ÇIKTI*]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/emegin-sozun-direncin-ve-bilginin-vazgecmeyen-yolculuguhevsel-14sayisi-cikti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/emegin-sozun-direncin-ve-bilginin-vazgecmeyen-yolculuguhevsel-14sayisi-cikti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Eğitim, kültür, sanat, edebiyat gibi alanlarda faaliyet gösteren etkin ve projelerle yerelde ve son zamanlarda ulusalda da kendinden söz ettiren köklü birikimini sürekli yenileme ve değişim anlayışıyla harmanlayan, gelişimini, değişimini güçlendirme vesile gören ve her daim daha güzeli daha iyisi için ekip ruhu ile kolektif hareket eden Diyarbakır Yazarlar ve Şairler Derneği’nden (DİYŞAD)  anlamlı bir proje daha devam dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Diyarbakır Yazarlar ve Şairler Dernek Başkanı sayın Av.Aydın AK DİYŞAD’ın kültürel, sanatsal etkinlikleri Diyarbekirimizin yetiştirmiş olduğu büyük yazar şair ve mütefekkirlerin tanıtılması duyurulması ve ekip ruhu ile birlikte hareket eden ve en çok etkinlik yapan derneklerin başında geliyor. Şimdi, hep beraber hamiyetperver yol arkadaşımız olan yazar ve şairlerimizle bu eşsiz kadim şehre hak ettiği hizmetleri yeniden kazandırma ve bu bayrağı daha ileriye götürme zamanıdır. Tarihinden aldığı gücü, sokaklarında saklı zenginlikleri ve içinde taşıdığı ruhu geleceğe taşımak her Diyarbekirli gibi her Diyşad üyemizin boynunun borcudur. Diyarbakır, yalnızca bir şehir değildir, bir medeniyetin aynasıdır. O, sıradanlığı asla hak etmiyor.’ dedi’<img alt="Aea962C9 8C5D 4Bac B377 1461Abbe643C" height="1523" src="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/04/aea962c9-8c5d-4bac-b377-1461abbe643c.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1080" /></p>

<p>Hevsel Dergisi editörü Sayın Veysi Fida;”.Eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisi olan Hevsel Dergisi’nin 14. Sayı için nitelikli ve nicelikli çok sayıda eserleriyle içerisinde yayın kurulunun yoğun çalışması ve eserleri değerlendirilmesi sonucu dergimiz baskıya verildi. Ve kütüphanelerde standlarda yerini aldı. Her şeye rağmen; kalem yazıyor, söz çoğalıyor, umut büyüyor. Yoklukta filizlenen bu sayfalar, direncin ve üretimin izini taşır. Zaman ne kadar zor olursa olsun, kültür, sanat ve eğitim yol bulur. Bu dergi, sessizliğe karşı yükselen bir sözün adıdır. Engelleri aşan her satır, geleceğe bırakılan bir izdir.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Dedi.</p>

<p>Ak: ‘Okumak ve yazmak insanın duygularının en yoğun şekilde yaşadığı anlardır. Okumak uzun bir yolculuğa çıkmak gibidir. İnsanın küçük sınırlarını genişletir. Okumak yazmak bir arayıştır; hakikati, iyiyi, güzeli... Her arayış içinde bulma heyecanı barındırır. Çok şükür artık bu arayışların 14. Aşamasını tamamladık. Yolculuğumuzun 15. durağına hareket halindeyiz artık.Son derece mutlu ve gururluyuz. Yolculuğumuzun önceki duraklarında Hevsel Dergi’sinin 14 sayısı da büyük heyecanla, emekle ilgiyle ve sevgiyle Diyarbakır sınırlarını aşarak ülke genelinde yerini alarak birçok okuma sevdalılarına, genç beyinlere ve yeni fikirlere ulaştı. Elimizdeki meşalelerle nice karanlık yolları aydınlatma inancındayız. Bu yolculuğumuzun eserleriyle renk katan, hayallerini, hedeflerini, heyecanlarınıve cesaretlerini, özgüvenle kaleme döken Hevsel dergimizin kıymetli yazar ve şairlerine, Değerli DİYŞAD ailesine, emeği olan icra ve yayın kurulumuza ve editörümüz sayın Veysi Fida ve şiir alanında sorumlu başkanvekilimiz sayın Hüseyin Acar'a teşekkürlerimi sunarım. Hevsel Dergimizin 15.Sayısına eser vermek için tüm yazar ve şairlerimizin eserlerini bekliyoruz. Unutmayalım bu arayışta bir düş bir kalem bizi her yere götürebilir. Yeni arayışlarda tekrar buluşmak dileğiyle şimdiden eser gönderecek tüm yazar ve şairlerimizin kalemine, sesine, yüreğine sağlık. ‘ dedi</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/emegin-sozun-direncin-ve-bilginin-vazgecmeyen-yolculuguhevsel-14sayisi-cikti</guid>
      <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 17:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/04/3c1b4565-959a-4336-a155-c49e635868df.jpeg" type="image/jpeg" length="27078"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Toprak Kokusu]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/toprak-kokusu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/toprak-kokusu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Nisandır kapımızdaki; şarkıların hasretidir, uzun gölgelerde beklediğimiz yazöncesi sabırsızlık.  Şehrin kapıları gibi, umudun da kapıları varıdır bu şehirde. Neyse ki bu sene yağmurlar bereketli, kuşlar mutlu, şehir her gün yağmur suları ile yıkanıyor, hava berrak.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Uzun bir bekleyişten sonra gelen; suskunluğun içinden süzülen, zamanı incitmeden açan tomurcuklar bir müjde kapısıgibi. Sözü yeniden yağmurla buluşturan, toprağın derin belleğini uyandıran o ilk damlanın hikâyesi bu şehrin taşlarında, dut ağaçlarında, güvercin kanatlarında kendine bir yer buluyor. İçine çektiğim her nefeste, çocukluğumun unutulmuş bahçeleri beliriyor; annemin avluda kuruttuğu çamaşırlara sinmiş sabun kokusu, uzakta bir dere gibi çağlayan bir sevinçle geri dönüyor. Sur’dan sesleri hatırlıyorum sonra; sokak satıcılarının sesi, horozların sesi, bakırcıların çekiç sesleri.</p>

<p>Toprak kokusu hatırlamanın en eski biçimidir; çocukluğumuzdan ömrümüze doğru akan. Yağmur düştüğünde, yalnız yeryüzü değil, insanın içindeki suskun muhitler de ıslanır. Belki de bu yüzden bahar, yalnız doğanın değil, insanın da yeniden yazıldığı bir mevsimdir. Gülün ve çiçeğin renklerini çoğaltan bu zaman, aynı zamanda kalbimizin eksik tonlarını tamamlayan görünmez bir ressamdır. Mevsimleri şarkılarımıza ekledikçe büyüyoruz, olgunlaşıyoruz, kelimelerle yeni sözleşmeler yapıyoruz. Dünya, büyük sancıların da yeri; gelip geçmeyen birçok yaşanmışlığın adresi; tortusu kalan onca zaman birikmiş ruhu. Her gün sokaklarda yürürken bu atmosferin içinden yürüyoruz. O yüzden bize bulaşan kelimelerin, rüzgârın, ışığın çok eski hikâyelerden kalan pasajlar olduğunu unutmayalım.</p>

<p>Alıp yakama iliştirdiğim bir mevsim gibi taşıyorum ömrümü. Bir çiçeğin narin ağırlığıyla değil; bir hatıranın sarsıcı hafifliğiyle. Kendimi yeniden resmeden bir ressam olarak, çizgilerimin dışına çıkmayı öğreniyorum. Çünkü bahar, sınırları sevmez. O, taşan bir ırmak gibi akar; biçimlerin dışına, tanımların ötesine, alışkanlıkların dar sokaklarından geçerek açık ufuklara ulaşır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Peşine düştüğüm gülüşün, belki de bu yüzden hep biraz uzaktadır. Her yaklaştığımda başka bir renge bürünen, her baktığımda yeniden anlam kazanan bir ışık gibi değişiyor adreslerim. Gülüş dediğimiz şey, bir yüz hareketinden çok daha fazlasıdır; bir ruhun dünyaya açılan kapısıdır. Ve ben, o kapının eşiğinde, hem içeriye hem dışarıya bakan bir yolcu edasıyla bakıyorum. Kitapların yüzünden, hikâyeler okuyorum. Ekranlardan uzaklaşmak, cebime şarkılar doldurmak istiyorum. Beni gülümse ey zaman, beni unutmaşehrin güneş saati, burçlardaki hitabeler, bin yıllık figürler, ceylanlar, kelebekler. Beni gülümse ey şiir, benimle yürü ey sevda, saçlarımda dalgalan ey hüzün taş sokakların o vakur bakışıyla. Şehrin bütün tabelalarına bir dize yazılmalı belki de; bir yankı gibi hâlâ gökte asılı duran.</p>

<p>Baharın en derin yanı, görünmeyeni görünür kılmasıdır. Ağaçların dallarında tomurcuklanan yapraklar sessizcebüyüyen umudun ifadesidir. Kışın sertliğiyle kabuğuna çekilen hayat, baharla birlikte yeniden konuşmaya başlar. Ve insan, bu konuşmanın içinde kendi sesini bulur.</p>

<p>“Sesini bulan şarkılar var repertuvarımda” soluğu bahardan, rengi nisandan, sözleri şehrin bütün kapılarından, Diyarbakır’dan. Bunu da sesime ekliyorum.</p>

<p>Bazen düşünüyorum; insanın iç yolculuğu da bir mevsimler döngüsünden ibaret değil midir? İçimizdeki kışlar, baharları daha anlamlı kılmaz mı? Donmuş duyguların çözülmesi, bastırılmış seslerin yankıya dönüşmesi… Belki de en çok bu yüzden bahar, bir başlangıçtan çok bir hatırlayıştır. Zaten var olanın, ama unutulmuş olanın yeniden fark edilmesi. Toprak kokusu o nedenle bir not defteridir.</p>

<p>Ve işte ben, bu bağın, bu not defterinin izini sürüyorum. Bir yaprağın titreyişinde, bir kuşun sabah ezgisinde, uzak bir dağın sessizliğinde…<br />
Kendimi ararken doğaya, doğayı ararken kendime varıyorum.</p>

<p>Belki bahardır kapımızdaki.<br />
Belki de biz, uzun bir bekleyişten sonra kendimize gelmişizdir bütün <a name="_GoBack"></a>hikâye; kim bilir?</p>

<p>Ferman Salmış</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/toprak-kokusu</guid>
      <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 13:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/04/4a5d1a58-3226-4b38-8230-bbea223f000a.jpeg" type="image/jpeg" length="36388"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Diyarbakır Ulu Camii'den Dünyaya Bakış]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/diyarbakir-ulu-camiiden-dunyaya-bakis</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/diyarbakir-ulu-camiiden-dunyaya-bakis" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyarbakır Ulu Camii’den Dünyaya Bakış
Anadolu’nun kalbinde, Mezopotamya’nın kadim taşları üzerinde yükselen Diyarbakır Ulu Camii, yalnızca bir ibadethane değil; aynı zamanda bir tarih, ilim ve şiir durağıdır. Buraya adım atan herkes, taşların arasına sinmiş duaları, medreselerin avlusunda yankılanan şiirleri ve göğe yükselen ilim merakını hisseder.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ulu Cami’nin tarihi, 639 yılında İslam ordularının Diyarbakır’a girişine kadar uzanır. O günden bugüne defalarca onarımdan geçmiş, farklı dönemlerin izlerini taşlarına işlemiştir. Anadolu’nun en eski camilerinden biri olması, ona ayrı bir değer katar. Bazı araştırmacılar, yapının planındaki düzeni Şam’daki Emeviye Camii ile kıyaslar. Bu benzerlik, Diyarbakır Ulu Camii’ni yalnızca bölgesel değil, İslam dünyası çapında da önemli kılar.</p>

<p>Mimari yapısı, bölgenin bazalt taşlarının sağlamlığıyla şekillenmiştir. Siyah bazaltın üzerine işlenmiş beyaz taş süslemeler, Diyarbakır’ın ruhunu yansıtır. Avlusunun ortasında şadırvan, dört bir yanında medrese hücreleri ve kapalı mekânlar vardır. Bu avlu, yalnızca ibadet edenlerin değil; alimlerin, şairlerin, yolcuların da buluşma noktası olmuştur. Caminin taş işlemeciliğinde, dönemin sanat anlayışının inceliği göze çarpar; sadelikle ihtişamın uyum içinde buluştuğu bir mimari dile sahiptir.</p>

<p>Bugün modern şehirlerimizde yükselen cami mimarisine baktığımızda, çoğu zaman yüksek kubbeler, geniş alanlar ve modern malzemelerin ihtişamı öne çıkar. Oysa Ulu Cami’nin güzelliği, gösterişten değil; asırlara meydan okuyan sadeliğinden gelir. Taşların işçiliği, avlunun dinginliği, mihraptaki derinlik bize şunu hatırlatır: Hakikî güzellik, zamana direnen ruhtur.</p>

<p>Diyarbakır Ulu Camii, sadece bir mabet değil, bir mekteptir. Yüzyıllar boyunca alimlerin, şairlerin, dervişlerin ve talebelerin uğrak yeri olmuştur. Burada Fuzuli’nin mısraları yankılanmış, İbnü’l Cezeri gibi alimler ilminin kapısını aralamış, nice gönül ehli bu avludan beslenmiştir. Caminin taş duvarları arasında yalnızca ibadet değil, fikir alışverişi, şiir sohbetleri ve hikmetli dersler de yapılmıştır.</p>

<p>Bugün camilerimiz daha konforlu, daha görkemli olabilir; ama çoğu kez o eski ruhu, o bilginin ve edebiyatın nefesini içinde barındırmaz. Diyarbakır Ulu Camii bize şunu öğretir: Bir caminin değeri sadece minaresinin yüksekliğiyle değil, insanın kalbine dokunabilmesiyle ölçülür.</p>

<p>Geleceğe umutla bakmak gerek. Eğer bizler, bu kadim mabedin izinden gidip camilerimizi yalnızca taş ve beton değil; ilim, sanat ve gönül ile donatabilirsek, yeni nesillere daha köklü bir miras bırakabiliriz. Diyarbakır Ulu Camii’nin sessiz avlusu, bizlere hâlâ aynı çağrıyı fısıldıyor: “Bilgiyi ara, şiiri yaşat, umudu diri tut.”</p>

<p>Ve işte o umutla, Ulu Cami’nin gölgesinden dünyaya bakınca, geçmişin gölgesiyle değil; geleceğin ışığıyla aydınlanıyoruz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Recep Özoğul</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/diyarbakir-ulu-camiiden-dunyaya-bakis</guid>
      <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 15:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/03/i-m-g-0570.png" type="image/jpeg" length="73870"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Güçlü Türkiye’nin Temeli: Yeni Anayasa]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/guclu-turkiyenin-temeli-yeni-anayasa</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/guclu-turkiyenin-temeli-yeni-anayasa" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ortadoğu’daki gelişmeler, Türkiye’nin güvenlik, siyaset ve toplum yapısını etkilediği için zaman zaman yeni anayasa tartışmalarını da tetikliyor. Bu yüzden Türkiye, güçlü ve esnek bir devlet yapısına ihtiyaç duyar; bu da anayasa tartışmalarını dolaylı etkiler.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ben ülkemi ve ülkemin insanlarını seviyorum, ülkemin değerlerini savunuyorum, ülkemin daha ileriye gitmesi ve daha güçlü olması için bir vatandaş olarak payıma düşen görevi bilmeyi ve nasıl yerine getirebilmeyi,bu ülkenin ortak geleceğine nasıl daha iyi hizmet edebilirim düşüncesi ile herkesin ileri demokrasiyi hedefleyen, daha demokratik daha özgürlükçü ve daha güçlü bir Türkiye için sorumluluk almalıdır. Tabi bu sorumlulukla farklılıkları da inkar etmeden bu farklılıkları bir zenginlik olarak kabul etmeli. Bu zenginlikleri sorun odalık değil, çözüm odaklı görmeli. Daraltıcı kavramlar değil, birleştirici genişletici kavramlar kullanmalı.</p>

<p>Her gün hızla değişen ve dönüşen bir dünyada yaşıyoruz. Bu dönüşüme ayak uydurmaya çalışıyoruz. Devletler de toplum da bireyler de bundan etkileniyor ve kendilerini "güncelleme" ihtiyacı duyuyorlar. Devletin kurallarını koyan irade Meclistir. Meclis çağın gereklerine göre bunu günceller ve değiştirir. Yeni kanunların ve kuralların çıkarılması değişen ihtiyaçlara ayak uydurmak içindir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Son günlerde tekrar yeni anayasa yapma çalışmaları gündemde. Ülkemizde gerekçeleri ve önerileri farklı da olsa "Anayasa'nın değişmesi gerekiyor" diyenler büyük bir çoğunlukta. Her ne kadar 23 defa değişiklik yapılmasına rağmen veşu an yürürlükte olan 1982 Anayasası’na baktığımızda en belirgin özelliklerinden biri, devlet merkezli bir toplum ve siyasi anlayışı temsil etmektedir. Bunun doğal sonucu olarak acaba birey devlet için vardır anlayışı mı ortaya çıkıyor? Anayasanın etik temeli ‘’insan hassasiyeti ‘’olmalıdır. Devletler, insanların bir araya gelerek meydana getirdiği birlikteliklerdir. Dolayısıyla bu birlikteliklerin varlığı insanların yaşaması ve güçlü olmasına bağlıdır. Nasıl ki bir canlının yaşayabilmesi için kana ihtiyaç varsa devletinde yaşayabilmesi için güçlü ve sağlam insanlara ihtiyaç vardır. Yani bir devletin yapması gereken de insanı yaşatmaktır. ‘’İnsanı yaşat ki devlet yaşasın ‘’ sözü bir dönem bütün cihana hükmetmeyi başarmış olan Osmanlı Devleti’nin manevi mimarlardan birisi olan Şeyh Edebalı’nın Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman beye hem önemli bir nasihat hem de gizli bir uyarı taşıyan önemli bir sözdür.</p>

<p></p>

<p>Anayasalar, devlet mekanizmasının işleyişini kural altına alan teşkilat kanunları olmanın ötesinde aslında toplumun ve bireyin güç ve iktidar korumasını sağlayan, iktidarın ve gücün denetlenmesini ve sınırlanmasını sağlayan temel hukuksal metinler ve yazılı sözleşmelerdir. Bireyin devlete ve bireyin bireye karşı korunması konusunda da söz etmek mümkündür. Daha demokratik daha çok özgürlük diyoruz da özgürlüklerin sınırlanmadığı takdirde, herkes birbirine istediği her şeyi söyleyebilecek örneğin hakaret edebilecek mi? Birinin özgürlük alanı başka birinin özgürlük alanı ile çakışırsa kimin özgürlük alanı yasal olur? Demek ki yasalarda bile bireyi korumak için sınırlama getirilmelidir.</p>

<p></p>

<p></p>

<p>82 Anayasasına baktığımızda yıllar içinde çok sayıda yasa değişti, değişiklikler, rötuşlar yapıldı bunların bazıları çok olumlu değişikliklerdi, ancak genel anlamda içimize sinen bir metnin olduğunu zannetmiyorum.Çünkü 1982 Anayasası’nın askeri bir müdahale sonrasında, özgürce tartışılmadan, tolumun belli başlı kesimlerinin uzlaşması aranmadan tepeden inme yöntemlerle yapıldığı hatırlanıyor ve üstelik hep bir darbe anayasası olarak anılıyor. Artık özellikle yeni nesil gençler yeni bir anayasa istiyor. O yüzden keşke bu anayasa konusunda partiler uzlaşabilse ve Türkiye darbeler olmadan, sivil bir anayasa yapabilse...<br />
Şunu da görüyorum;<br />
Evet, yeni sivil bir anayasa istiyoruz.<br />
Özgürlüklerin, adaletin, vicdanın yeniden tanımlandığı, demokrasinin her açıdan güçlendirildiği, katılımcı, bireyi merkeze alan, müzakereci, insan haklarına saygılı, toplumun her kesime hitap eden, işte benim anayasam dediği yeni bir anayasa istiyoruz. Tüm bu süreçlerin ülkemiz ve insanlık için iyiden ve adaletten yana sonuç alması için herkesin üzerine ne düşüyorsa bunu yapmalıyız. Statümüz ve görevimiz ne olursa olsun hepimiz bu sürece katacağımız çok şey var. Sonuçta daha iyisi ve daha güzeli için bir araya gelmeliyiz.</p>

<p></p>

<p>SİYASİ VE TOPLUMSAL UZLAŞI</p>

<p>Aynı zamanda anayasa sorununa dönen krizlerin bertaraf edilmesi için meclis yetkilerinin güçlendirilmesi, denetim mekanizmalarının bağımsız ve etkin kılınması ve Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin aksayan yanlarının düzeltilmesi ile beraber, çağa uygun hak ve özgürlükler bütününü içeren, kişinin din, vicdan, ifade ve toplanma özgürlüğünü "ama"sız tesis eden bir anayasa, kendini yeni çağa uygun olarak yeniden kuracak Türkiye için büyük, kıymetli ve gerekli bir hedeftir. Yeni anayasa ihtiyacı teknikten çok siyasi ve toplumsal uzlaşı meselesidir.</p>

<p>Yani: Sadece ihtiyaç söylemi yetmez. Geniş kesimlerin ortak kabulü gerekir.</p>

<p>BENİM ANAYASAM</p>

<p>21.yüzyıl Türkiye’si için en ideal anayasa bizim geleceğimizi, önümüzü açan yeni bir anayasa olacaktır. Demokratik ve güçlü bir Türkiye’nin inşası için artık sivil yeni bir Anayasa yapmak tüm siyasetçiler için bir zorunluluktur. Herkesin ve her kesimin benim anayasam dediği bir anayasa yapılmalı. 82 Anayasası’nın zihniyetiyle yetişmiş bir kuşak vardır ve bu kuşak zihniyetin değişmesi açısından ve toplumu rahatlatacak yeni bir anayasa gereklidir. Bu zihniyetle gelen ve darbe ürünü olan bir anayasa ile anılmak yerine yeni nesille gelen yenilikçi, müzakereci ve ileri demokrasiyi hedefleyen yeni anayasayapmak zorunlu hale gelmiştir. Halkın istediği ve talep ettiği bu yeniliğe (ortak akla) meclisin bu talebe sessiz kalınmamasını, cevap vermesini, bir masada, ortak paydada buluşmayı istişare etmeyi ve bir araya gelmelerini umut ediyoruz.</p>

<p>Av.Aydın Ak</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/guclu-turkiyenin-temeli-yeni-anayasa</guid>
      <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 09:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/03/i-m-g-0570.png" type="image/jpeg" length="90197"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Pedagojik Bir Alışkanlığın Anatomisi: ÖDEV]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/pedagojik-bir-aliskanligin-anatomisi-odev</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/pedagojik-bir-aliskanligin-anatomisi-odev" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Öğretmenlik mesleği öğretici olduğu kadar eğiticidir de. Mesleğimin 24. yılındayım. Bu uzun zaman diliminin bana öğrettiği en berrak gerçeklerden biri şudur: Ödev, çoğu durumda pedagojik bir zorunluluk değil; sorgulanmadan sürdürülen bir alışkanlıktır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Elbette istisnai durumlarda, öğrenme sürecini derinleştireceğine inandığım sınırlı çalışmalar verdim. Ancak bu çalışmalar hiçbir zaman hazır kaynaklardan derlenmiş, mekanik tekrarlar olmadı. Her biri, öğrenmenin doğasına uygun biçimde, bizzat tasarlanmış ve amaca yönelik kurgulanmıştı.</p>

<p>“Ödev neden yok?” sorusunu yönelten velilere ise yıllar içinde aynı gözleme dayanan şu yanıtı verdim: Ödev vermemek, öğrencilerimin akademik performansını düşürmedi. Aksine, öğrenmeye yönelik tutumlarını dönüştürdü; derse katılımı ve içsel motivasyonu belirgin biçimde artırdı.</p>

<p>Alfie Kohn’un The Homework Myth adlı eseriyle karşılaştığımda, sezgisel olarak benimsediğim bu yaklaşımın bilimsel literatürde de karşılık bulduğunu görmek, mesleki kanaatlerimi güçlendirdi.</p>

<p>Zira literatürün işaret ettiği gerçek şudur:<br />
Ödevin öğrenmeye katkı sağladığı yönündeki yaygın kabul, güçlü ve tutarlı deneysel bulgularla desteklenmemektedir. Bu durum özellikle ilkokul düzeyinde daha da belirgindir.</p>

<p>Bu bağlamda ödev, çoğu zaman öğrenmenin kendisine hizmet eden bir araç olmaktan ziyade, tamamlanması gereken bir görev olarak algılanmaktadır.<br />
Amaç öğrenmekten çok, verilen işi bitirmektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Araştırmalar, ödev ile akademik başarı arasındaki ilişkinin ya son derece sınırlı ya da istatistiksel olarak anlamsız düzeyde olduğunu ortaya koymaktadır. Sosyal-duygusal gelişim alanında (öz disiplin, sorumluluk, özerklik gibi) ise ödevin belirleyici bir katkısına dair güçlü kanıtlar bulunmamaktadır.</p>

<p>Bu nedenle şu yargı, pedagojik bir önerme olarak ciddiyetle ele alınmalıdır:<br />
İlkokul düzeyinde, ödevin akademik performansı artırdığına dair ikna edici bir kanıt yoktur. Ödev, yalnızca pedagojik bir tercih değil; aynı zamanda sosyokültürel bir pratiktir.<br />
Ev ortamına taşındığında:</p>

<p>Aile içi etkileşimleri gerilimli hale getirebilmekte, Veliyi pedagojik bir rol üstlenmeye zorlamakta, <a name="_GoBack"></a>Öğrenmeyi içsel bir süreç olmaktan çıkarıp dışsal bir zorunluluğa dönüştürebilmektedir.</p>

<p>Çocuğa yöneltilen ilk sorunun “Bugün ne öğrendin?” yerine “Ödevin var mı?” olması, öğrenmenin anlam dünyasının nasıl daraldığını göstermektedir.</p>

<p>Dahası, ödev için ayrılan sürenin artışı ile öğrencilerin yaşadığı kaygı, tükenmişlik ve motivasyon kaybı arasında anlamlı ilişkiler bulunduğunu ortaya koyan çalışmalar mevcuttur. Oysa çocukluk, yalnızca akademik kazanımların değil; merakın, oyunun, keşfin ve hatta can sıkıntısının bile gelişimsel değer taşıdığı bir dönemdir. Bu zaman dilimi ertelenebilir değil, yaşanması gereken bir süreçtir.</p>

<p>TIMSS verileri üzerine yapılan analizler de dikkat çekici bir noktaya işaret eder:<br />
Daha fazla ödev veren eğitim sistemleri ya da öğretmenler, her zaman daha yüksek akademik başarıyla örtüşmemektedir. Bu durum, öğretim sürecinin niteliğinin, verilen ödev miktarından daha belirleyici olduğunu düşündürmektedir.</p>

<p>Nitekim etkili öğretmenlik, öğrenmeyi sınıf içinde anlamlı ve bütünlüklü biçimde gerçekleştirebilmeyi gerektirir.<br />
Sınıfta tamamlanamayan bir öğrenmenin yükünü öğrencinin ev zamanına devretmek, pedagojik açıdan tartışmalıdır.</p>

<p>Sonuç olarak: Ödev vermemek, öğretmenin mesleki konfor alanından çıkması ve kendi öğretim pratiğini yeniden sorgulaması anlamına gelir. Bu ise bir eksiklik değil, bilakis bilinçli bir pedagojik tercihtir. Ve belki de her öğretmen, mesleğinin bir noktasında bu soruyla yüzleşmelidir: “Gerçekten ödev vermek zorunda mıyım?”</p>

<p></p>

<p>Süleyman Büyükbayram</p>

<p>Eğitimci</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/pedagojik-bir-aliskanligin-anatomisi-odev</guid>
      <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 10:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/03/i-m-g-0570.png" type="image/jpeg" length="90322"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Diyarbakır’da Yelkovan Hüznü: Bir Saatçinin Günlüğü]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/diyarbakirda-yelkovan-huznu-bir-saatcinin-gunlugu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/diyarbakirda-yelkovan-huznu-bir-saatcinin-gunlugu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Zamanın nabzını tutan elleriz biz; her tik-tak, bir yaşamın hatırasını taşır. Kırılan bir dişlide sadece bir arıza değil, aksayan bir hikâye görürüz. Sabırla sökülen her parça, dikkatle yerleştirilen her vida, geçmiş ile geleceği yeniden buluşturur. Saat tamirciliği, ustalıktan öte bir beslektir; zamanı anlamanın, ona saygı duymanın ve onu yeniden akıtmanın ince sanatıdır.”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Diyarbakır’ın yarım asırlık ustaları, esnafları şehrin kültürü ve dokusuyla şekillenmiştir. Bunlardan biri şehrin saat tamiri ustalarından Zafer Zeydan; namı değer Saatçi Zafer Usta. O, şehrin hafızası sayılır, şehrin yarın asırlık tarihine, yaşanmışlıklarına tanıklık etmiş.</p>

<p>Zaman Diyarbakır’da akrep, yelkovan hüznüdür. Güvercinlerin büyüdüğü ve gökyüzünde bıraktığı kanat izidir. Zaman Diyarbakır’da ağır ağır, taşın hafızasına sinerek yürür. Diyarbakır’ın kara bazalt duvarları, güneşi içine çeken bir sabırla, yüzyılları taşır sırtında.</p>

<p>Bir saate baktığımda, öncelikle saat tamircilerinin yüzünü görürüm. O incelikli işçilikleri, zamana verdikleri değer, biriktirdikleri hatıralar. Saatçi Zafer Usta, şehrin bilinen, tanınan simalarındandır. Kendisine sorulduğunda, o bütün nezaketiyle :“Ben o duvarların gölgesinde, küçücük dükkânımda zamanı onaran biriyim. Saatçi derler bana, ama aslında ben, kırılmış anların tamircisiyim.”</p>

<p>“Sabahları dükkânın kepengini kaldırdığımda, ilk ses, eski bir duvar saatinin yorgun tik-takları olur. O ses, sanki şehrin nabzıdır. Her tik/ tak, bir çocuğun gülüşü; her tak, bir annenin iç çekişi gibi yankılanır içimde. Zaman burada mekanik değil, insani bir varlıktır. Dişliler sadece metal değil; geçmişin, hatıraların, unutulmuş sözlerin birbirine geçen çarklarıdır.”</p>

<p>Tezgâhının üzerinde yarım kalmış saatler durur. Kimi durmuş bir düğün gününü taşır içinde, kimi ise bir vedanın sessizliğini. Bir cep saatini açtığında, içinden yalnızca paslı bir yay değil, aynı zamanda sahibinin ömründen bir kesit çıkar. O an anlarsınız: Her saat, sahibinin hikâyesini saklayan küçük bir sandıktır.</p>

<p>Öğle vakti dükkâna giren ışık, duvardaki saatlerin camında kırılır. Zaman çoğalır o an. Aynı anda onlarca farklı saat dilimi yaşanır dükkânında. Kimi acele eder, kimi durmuş gibi bekler. Tıpkı Diyarbakır gibi… Bu şehirde de herkes aynı zamanda yaşamaz; kimisi geçmişte, kimisi yarım kalmış bir anda, kimisi henüz gelmemiş bir gelecekte.</p>

<p>Sohbetimiz akıp gidiyor. Biriktirdiği hatıralardan örnekler veriyor Zafer Usta.</p>

<p>“Bir gün yaşlı bir adam getirmişti bana dedesinden kalma birsaat. “Çalışmıyor,” demişti, “Ama atmaya da kıyamıyorum.” dediydi. Saatin arkasını açtım. İçinde sadece mekanizma değil, bir soy ağacının suskunluğu vardı. Onu tamir ederken, aslında zamanı değil, bir aileyi yeniden kuruyordum sanki. Saat çalıştığında adamın gözleri doldu. O an anladım ki bazı saatler zamanı değil, aidiyeti ölçüyormuş.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Akşamüstü, gölgeler uzarken dükkânın içi loş ışıkla dolar. Saatlerin sesi daha belirgin hale gelir. Tik-taklar çoğalır, üst üste biner, bir ritim oluşturur. Bu ritim bazen bir ağıt gibi, bazen bir ninni gibi dokunur kulağına. Ve insan, bu seslerin arasında, kendi zamanını unutur. Yelkovan hüznü çöker gözlerine.</p>

<p>Çünkü saatçi olmak, zamanı bilmekten fazlasıdır; zamanı dinlemektir. Zamanı dinlemek, aslında müşterilerin hatırlarını dinlemekten geçer. Her saatin bir ta<a name="_GoBack"></a>rihi vardır; bu tarih bir ailenin soyağacının gölgesidir. Diyarbakır kadim bir zamanın hafızasına sahiptir. Dolayısıyla saate, saatin sembollerine gösterilen itina değerlidir.</p>

<p>Gece dükkânı kapatırken, içimde hep aynı düşünce belirir: Zamanı kim tamir eder? Biz mi zamanı onarırız, yoksa zaman mı bizi? Belki de her saat, insanın kendine sorduğu bu sorunun küçük bir yankısıdır.</p>

<p>Diyarbakır’da zaman, bir nehir gibi akmaz. O, bir taş gibi durur. Ama dikkatle bakarsanız, o taşın içinde binlerce yılın titreşimi gizlidir. Ve ben, her gün o titreşimi duymaya çalışan bir dinleyiciyim sadece. Bu küçük saat tamirhanesinde müşterilere çay demlenir, küçük fakat hoş ikramlarda bulunulur. En güzeli de sohbete ortak olursunuz.</p>

<p>Belki de bu yüzden, her saat tamir edildiğinde, aslında biraz da insan iyileşir. Zamanı bileğinde taşımanın ayrı bir özgüveni vardır ayrıca. Şehrin gece ve gündüz ayarı, elbette saat tamircilerinin ellerindedir. İyi ki varlar; iyi ki şehrin nabzını ve zamanını tutuyorlar.</p>

<p><img src="blob:https://www.turkiyeekspreshaber.com/be93ee17-7610-44b0-87c1-246683f2400a" /><br />
Ferman Salmış</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/diyarbakirda-yelkovan-huznu-bir-saatcinin-gunlugu</guid>
      <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 12:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/03/i-m-g-0570.png" type="image/jpeg" length="60892"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ADALET]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/adalet</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/adalet" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ADALET kavramı, her toplumda, her dinde farklı şekillerde dile getirse de dünyanın kurulduğu günden bu yana en önemli olgulardan biri olarak yer etmektedir. Adaletin olmadığı en küçük toplulukların tutun en büyük devletlere kadar her kurum gün gelip çökmeye mahkumdur.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>ADALET, klasik anlamıyla üstün hukuk kuralları ve idealine uygunluk demektir. Bu klasik anlamıyla adalet hem bir durumu hem de insanların davranışlarını tanımlar ve kapsayıcı bir nitelik taşır. Adalet, İslâm’ın çok önem verdiği konulardan birisidir. Bu nedenle dini anlamda da şöyle tarif edilmektedir: “Hakkı teslim etmek ve kim olursa olsun eşit davranış ve eylemde bulunmaktır’’. Adalet, her şeyi layık olduğu yere koymak, doğru hüküm vermek ve haksızlıktan uzak durmaktır. Adaletin karşıtı ise zulüm, haksızlık, adam kayırmak gibi kötü davranışlardır. Yani özetle adaletsizliktir.</p>

<p>En yüksek erdem sayılan adalet, akıl ve vicdan unsurlarından oluşur. Aklı ve vicdanı olmayan kişi ve toplumların sonu hüsrandır. Adalet, birçok noktada eşitlik, ahlak, ölçülülük, hakikat ve hakkaniyet kavramları ile kesişir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Adaletin özellikleri ise, emanetleri korumak, dürüstlük, güvenilirlik ve adaletli olmaktır. Bu özellikler ahlaklı bir insanda bulunması gereken en temel özelliklerdendir. Böylesi güzel özelliklere sahip kişilerin çoğalması toplumsal hayat açısından son derece önemlidir. Çünkü adaletin olduğu yerde barış, huzur, mutluluk, sevgi, saygı ve güven de olur.Toplumsal barışın ve huzurun teminatı olan güven, şefkat,merhamet, liyakat ve adalet gibi değerler yüceltilmelidir. ’’Dicle kenarında kaybolan bir koyunun Ömer’den sorulacağını’’ sorumluluğu ve bilincinde olunmalıdır. Ülkemizde yaşayan herkes hukuku içselleştirmelidir. Adaleti düşünce ve yaşam felsefesi haline getirmelidir. Böylece birlikte yaşama zemini oluşur. Özellikle yönetimde adalet gözetilmesi şart olan en önemli kurallardandır. Adalet mülkün ve gücün temeli, bütün devletlerin varoluşundaki asıl etkendir. Adaletin olduğu yerde halk mutluluk içinde yaşar Zayıfın hakkı güçlüden ancak adaletle alınır. Selahattin Eyyübi ölüm döşeğindeyken, oğluna ve komutanlarına şu vasiyette bulunuyor; ’’Ülkeler silahla değil, adaletle idare edilir. Adaleti olmayan her şey temelsizdir. Kimseye kin beslemeyin, adaletsizlik etmeyin. Adaletsizlik İslam’a ihanettir.’’</p>

<p>Adalet, devletin varlık sebebidir. Bir memleketi elde tutabilmek için ordu lazımdır; orduyu elde tutabilmek içinmülkü paylaşmak lazımdır; paylaşacak mülke sahip olabilmek için zengin halk lazımdır; halkı zenginleştirmek için ancak kanunlarla mümkündür; eğer bunlardan biri eksik olursa, dördü birden eksik olur; dördünün birden eksik olduğu yerde memleket elden gider.</p>

<p>Demek ki yönetimde her şey gelip kanunlara dayanıyor. Sonuçta halkın gelirini artıracaksın ve hayat seviyesini yükselteceksin ki vergi toplayabilesin ve devleti güçlü kılıp yaşatabilesin. Avrupa ülkelerine ve Amerika ülkesine baktığımızda herkes yasalara uyar ve topluma ve devlete karşı sorumluluklarını yerine getirir. Kimse bir ceza yediğinde kuralsızlık veya torpil aramaz herkes toplumun ve devletinin güçlü olması için kurallara uyar. O halde bir ülkeyi geliştirmek, ilerletmek ve halkı zengin etmek için de ancak adaletli kanunlar çıkarmakla ve adaletle hükmetmekle sağlanır. İşte adaletin devletin temeli olarak görülmesinin sebebi budur. Uçağı dengede tutan kanadıdır, devleti de adalet</p>

<p>Sevgili peygamberimiz Hazreti Muhammed (SAV)’in adalet konusundaki bir sözü de şöyled<a name="_GoBack"></a>ir: ‘’Adalet güzeldir fakat liderlerde olursa, daha da güzel olur.’’</p>

<p>Av.Aydın AK Diyarbakır Yazarlar ve Şairler Derneği başkanı</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/adalet</guid>
      <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 14:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/03/b1e4243a-c654-4884-b412-c8a0e0077fed-1.jpeg" type="image/jpeg" length="33468"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[TOPRAK DAMLI EVLER VE KIRLANGIÇLAR]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/toprak-damli-evler-ve-kirlangiclar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/toprak-damli-evler-ve-kirlangiclar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Eski zaman evleri, bizim kuşağın önemli bir hafızasını oluşturur. Yaşamımız, çocukluğumuz bu evlerde geçti. O günleri hasretle hatırlıyoruz. Bu yazımda bunlara yer vermek istiyorum. Benim çocukluğum Bingöl’ün bir köyünde geçti. 70”li, 80”li yılların atmosferi hareketliydi; bölgede okuma oranı çok düşüktü. Bizler yatılı okullarda okuduk, o dönemin bütün yaşanmışlıkları ve kokusu üzerimizde duruyor hâlâ.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Toprak damlı evlerimiz genellikle iki katlıydı; ama bu katlar betonun, demirin değil, toprağın ve nefesin katlarıydı. Damlar, gökyüzüne en yakın yerdi; yağmurda suyu tutmasın diye loğla sıkıştırılmış, yazın serin, kışın ağır bir sessizlik taşırdı. Kullanılan, ahşap ve toprak malzeme doğayla bir uyum oluşturuyordu, mevsimlerin de köylülerin de bir birinden haberdar olduğu evlerdi bu mekânlar.</p>

<p></p>

<p>Toprak damın saçağı, yaz boyunca kırlangıçların yuvası olmuştu. Minik gagalarıyla saman ve çamur taşırken, kanat çırpışları damın altındaki gölgede ışık oyunları yaratırdı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte evin etrafı cıvıldayan seslerle dolar, uykulu sessizliği bozarlardı. Bazen öyle yakın uçarlardı ki, saçaktan sarkan saman tellerine çarpacak gibi olur, bir an için duraksarlardı; sonra tekrar göğe yükselir, birbirlerine adeta şarkı söyler gibi seslenirlerdi.</p>

<p>Yaz günlerinde, damın saçağı neredeyse kırlangıç kuşların sabit evi gibiydi. Aileler yuvalarını özenle kurar, yavrularını besler, uçmayı öğrenene kadar onları korurlardı. Küçük bir rüzgâr esintisi bile damdaki samanı titretir, kuşların minik gölgeleri duvarda dans ederdi. Ben de çocuk gözlerimle onları izler, bir yandan merakla adımlarımı sessizleştirir, bir yandan da kuşların o özgür dünyasına hayran kalırdım.</p>

<p>Çoğu zaman kırlangıç anne ve babaya isimler verirdik; yavrular da gagalarını dışarı uzatır adeta bizlerle konuşmaya çalışırlardı. Evin yeni konuklarının kanadı güçlenince ebeveynleri le ilk uçuşlarına çıkarlardı. Bunu merakla ve keyifle izlerdik.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p>Ama kış geldiğinde, o neşeli cıvıltılar sessizliğe büründü. Gökyüzü griye dönmüş, rüzgâr dalları hırpalamış, kuşlar göç yoluna çıkmıştı. Damın saçağı boş kalmış, yalnızlığın ve sessizliğin rengi her köşeye sinmişti. Sadece kar taneleri, damın kenarına vururken hafif bir ritim tutar, sanki kuşların eksik melodisini tamamlamaya çalışır gibiydi. Çocuk aklımla, boş saçağa bakarken hem bir hüzün hem de bir merak hissederdim; o kuşlar şimdi nerelerde, nasıl ısınıyor, aç mı kalıyorlardı?</p>

<p>Zamanla öğrendim ki, o toprak dam ve saçağı, sadece kuşların evi değil, bizim oyun alanımızın da başlangıcıymış. Yazın kuşları izlemekle kalmaz, kışın onları yakalamak için küçük oyunlar icat ederdik. Ama çocuk gözlerimle bile, o sessiz, boş saçağın altında geçen kış günlerinin soğuğunu hissederdim; rüzgârın uğultusu ve karın sessizliği, bir masalın başı gibi gelirdi bana. Kış mevsimi, tarlalara ve ahırlara yük taşımakla geçerdi. Ahırdan tarlalara hayvan gübresini taşımak için kendi ellerimizle ördüğümüz sepetlerimiz vardı. Her ipi, her sapı emeğimizin bir parçasıydı; yaz boyunca ellerimizle dokuduğumuz sepetler şimdi kışın soğuğuna karşı direniyordu. Ama çocuk aklımla şimdi düşündüğümde, o sepetler bazen kuşlar için bir tuzak hâline gelebiliyordu, bizim oyun niyetine yaptıklarımız kuşlara zarar verebiliyordu.</p>

<p></p>

<p>Kışın, özellikle fırtınalı günlerde, aç kalan serçeleri avlamak için sepetlerimizi kullanırdık. Sepeti eşiğe yakın bir yere bırakır, içini birkaç avuç darı tanesiyle doldururduk. Ardından sepeti bir bağla geride saklanacak şekilde bağlardık. O iple sepeti çekerdik sepetin kapıya bakan yönü havaya kalkardı kuşlar o açık yerden sepetin altına girince ip gevşetirdik sepet yere oturunca kuşlar sepetin içinde hapsolurlardı. O zamanlar bu, oyun gibi gelir, zafer gibi gururlandırırdı bizi. Sonra anne babalarımız gelir tekrar kuşları özgürlüklerine, gökyüzüne bırakırlardı. Bizleri de kuşlara dokunmama konusunda uyarırlardı; çünkü kuşlar kutsal sayılırdı ve onlara zarar verenlere hoş bakılmazdı.</p>

<p></p>

<p>Ama şimdi, yıllar sonra hatırladığımda, o fırtınalı, soğuk kış günlerinde aç kalan hayvanlara karşı bir haksızlık yaptığımızı görüyorum. Onların minicik bedenleri, hayatta kalabilmek için tarlalarda, bahçelerde yiyecek arıyordu. Biz ise onları yakalamak için emek verdiğimiz sepetleri kullanmıştık. Şimdi bende buruk bir tat bırakıyor. O anları düşündüğümde, bir yandan kendi çocukluğumun masum oyunlarını hatırlıyor, bir yandan da o küçük yaratıklara yaptığımız haksızlığı hissediyorum. Toprak damın altında, şimdi sessizce bekleyen o eski sepetler, tanıklıkları ile bir yaşamı özetliyor.</p>

<p>M. Sami Gürkan</p>

<p>Eğitimci</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/toprak-damli-evler-ve-kirlangiclar</guid>
      <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 11:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/03/i-m-g-0570.png" type="image/jpeg" length="89144"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Diyarbakır’da Esma Ocak’ın Edebî Mirası Konuşuldu]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/diyarbakirda-esma-ocakin-edebi-mirasi-konusuldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/diyarbakirda-esma-ocakin-edebi-mirasi-konusuldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyarbakır’da kültür ve edebiyatın izini süren önemli buluşmalardan biri daha anlamlı bir söyleşiyle gerçekleşti. Diyarbakır Öğretmen Akademileri kapsamında düzenlenen etkinliğin bu haftaki konuğu, Diyarbakırlı yazar Esma Ocak’ın kızı Prof. Dr. Perran Ocak Toksöz oldu. Program, kentin tarihsel dokusunu yansıtan İçkale’deki Diyarbakır Müzesi Konferans Salonu’nda yoğun katılımla gerçekleştirildi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Söyleşide, Esma Ocak’ın yaşam öyküsü ve edebî yolculuğu ele alınırken aynı zamanda Diyarbakır’ın kültürel belleği, mahalle yaşamı ve sözlü anlatı geleneği üzerine değerlendirmeler yapıldı. Katılımcılar, bir şehrin hafızasının bireyler ve eserler aracılığıyla nasıl aktarıldığını dinleme fırsatı buldu.</p>

<p>Prof. Dr. Perran Ocak Toksöz konuşmasında annesi Esma Ocak’ın yazarlık serüveninin yalnızca edebî bir üretim değil, aynı zamanda bir “kültürel tanıklık” olduğunu vurguladı. Zaman zaman duygusal anların yaşandığı söyleşide, Esma Ocak’ın Berdel ve Kervan Servan gibi eserleri de ele alındı. Özellikle Diyarbakır sokakları, mahalle kültürü, kadın anlatıları ve geleneksel yaşam biçimlerinin eserlerdeki yansımaları üzerinde duruldu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Diyarbakır edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Esma Ocak, yerel kültürü ve gündelik yaşamın inceliklerini anlatan eserleriyle tanınıyor. 1970’li yıllarda Diyarbakır’da yetişen Ocak, yazılarında çoğunlukla kadınların dünyasını, aile içi ilişkileri ve mahalle hayatını konu edinmiştir. Bir dönem Bismil’in Kazancı Köyü’nde yaşayan yazarın, bölgedeki kadınlarla iletişim kurmak ve onların hikâyelerini anlamak için büyük çaba gösterdiği ifade edildi. Kız çocuklarının eğitimine verdiği destek de söyleşide vurgulanan başlıklar arasında yer aldı.</p>

<p>Ocak’ın Berdel adlı romanının sinemaya uyarlanarak geniş kitlelere ulaşması da etkinlikte hatırlatıldı.</p>

<p>Söyleşi boyunca Esma Ocak’ın yazarlık süreci, Diyarbakır’ın kültürel dokusunun edebiyata yansıması, kadın anlatılarının yerel edebiyattaki yeri ve sözlü kültür ile yazılı edebiyat arasındaki ilişki gibi konular öne çıktı. Prof. Dr. Toksöz, annesinin yazmayı bir sorumluluk ve tanıklık biçimi olarak gördüğünü belirterek, eserlerinin yalnızca edebî değil aynı zamanda sosyolojik bir değer taşıdığını ifade etti.</p>

<p>Program, katılımcıların sorularının yanıtlanmasının ardından yapılan değerlendirmeler ve teşekkür konuşmalarıyla sona erdi. Etkinlik, Diyarbakır Öğretmen Akademileri’nin kentin kültürel hafızasını canlı tutan önemli bir paylaşım ve düşünce platformu olduğunu bir kez daha ortaya koydu.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/diyarbakirda-esma-ocakin-edebi-mirasi-konusuldu</guid>
      <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 12:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/03/whatsapp-image-2026-03-30-at-124253.jpeg" type="image/jpeg" length="53180"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bazı Kitaplar Okunmaz, Yaralar]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/bazi-kitaplar-okunmaz-yaralar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/bazi-kitaplar-okunmaz-yaralar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bazı kitaplar okunur ve biter. Sayfa kapanır, hayat kaldığı yerden devam eder. Ama bazı kitaplar vardır ki bitmez. Okur onları kapatır ama kitap okuru kapatmaz. Bir cümle zihne çakılır, bir sahne kalbe yerleşir ve insan uzun süre o metnin içinden çıkamaz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kemal Varol’un Onu Sevdiğim Zamanlar romanı tam da böyle bir kitap. Başlığı ilk bakışta bir sevdayı çağrıştırır. İnsan ister istemez bir aşk hikâyesi bekler. Ama sayfalar ilerledikçe anlaşılır ki burada anlatılan şey bir kadını ya da bir adamı sevmekten ibaret değildir. Burada anlatılan şey, bir zamanın içinde sıkışmış hayatların kırılgan hafızasıdır.</p>

<p></p>

<p>Romanın asıl gücü olaylarda değil, hatırlamanın ağırlığındadır. Çünkü bu metin geçmişi anlatmaz yalnızca; geçmişin insanın içinde nasıl yaşamaya devam ettiğini gösterir. Hatıralar burada eski fotoğraflar gibi soluk değildir. Tam tersine, dokunulduğunda kanayan yaralar gibidir.</p>

<p></p>

<p>Sokakta ansızın karşılaşılan sert bakışlı adamlar, arkanızdan geçen beyaz toroslar, birinin adını soran yabancı yüzler… Bunlar yalnızca bir dönemin politik görüntüleri değildir. Bunlar bir çocuğun ruhuna kazınan korkunun sessiz işaretleridir.</p>

<p></p>

<p>Çocukluk çoğu insan için oyun demektir. Ama bazı coğrafyalarda çocukluk tetikte olmaktır. Bazı çocuklar erken büyür; çünkü korku büyütür insanı.</p>

<p></p>

<p>Romanın en sarsıcı anlarından biri tam da bu duygunun içinde saklıdır. Bir çocuk vurulduğunu anladığında, kan ter içinde yere yığılırken içinden şu cümleyi geçirir:</p>

<p></p>

<p>“Anneme vurulduğumu söylemeyin… çok üzülür.”</p>

<p></p>

<p>Bu cümle yalnızca bir acının ifadesi değildir. Bu cümle bir çocuğun son anda bile annesini düşünmesidir. Belki de romanın en ağır yeridir burası. Çünkü o anda insan şunu fark eder: Bazı çocuklar ölümü değil, annelerinin üzülecek olmasını düşünür.</p>

<p></p>

<p>Bir çocuk her koşulda annesini korumaya çalıştığında dünyada bir şeylerin ters gitmiş olduğunu anlıyorsun oracıkta. </p>

<p></p>

<p>İşte roman tam da bu yüzden sarsıcıdır.</p>

<p></p>

<p>Anlatıcı büyüdükçe yalnızlığını kitapların içinde taşımaya başlar. Okumak onun için bir alışkanlık değil, bir sığınaktır. Çünkü bazen insanın konuşabileceği kimse kalmaz. Dünya sustuğunda kitaplar konuşur.</p>

<p></p>

<p>Bu yüzden anlatıcının zihninde başka sesler dolaşır:</p>

<p>Leo Tolstoy,</p>

<p>Marcel Proust,</p>

<p>William Faulkner,</p>

<p>James Joyce.</p>

<p></p>

<p>Onlar romanda birer alıntı değil, birer edebî yoldaş gibidir. İnsan yalnız kaldığında dünya edebiyatının büyük sesleri omzuna hafifçe dokunur.</p>

<p></p>

<p>Ama romanın başka bir kırılma noktası daha vardır. Anlatıcının sevdiği kızın söylediği bir cümle, yalnızca bir aşkın bitişini değil, yazarlığın trajedisini de dile getirir:</p>

<p></p>

<p>“Hiç yaşamamış da hep yazıyor gibisin… tuhaf işte.”</p>

<p></p>

<p>Bu cümle genç adamın kalbinde bir reddediş gibi yankılanır. Fakat aynı zamanda yazarların ortak kaderini de açığa çıkarır. Çünkü yazmak çoğu zaman hayatın dışında kalmayı göze almaktır. Yazarlar dünyayı herkes gibi yaşamayı bilmeyenlerdir belki de; onlar yaşamakla yazmak arasında gidip gelirler.</p>

<p></p>

<p>Bazıları hayatı yaşar.</p>

<p>Bazıları ise hayatı yazar.</p>

<p></p>

<p>Ve bazen yazmak, yaşamaktan daha ağır bir yalnızlık getirir.</p>

<p></p>

<p>Romanın bir başka dokunaklı katmanı ise ev meselesidir. </p>

<p></p>

<p></p>

<p>Metinde annenin tavrı başka bir trajediyi görünür kılar. O, evini kaybetmek üzere olan bir kadındır ama asıl kaybı ev değil, evin içinde yitip giden hayatıdır. Eve talip olan herkesi vazgeçirmesi, bir mülkü değil bir hafızayı koruma çabasıdır. Ev onun için duvarlardan ibaret değildir; kayıpların, bekleyişlerin, umutların taşıyıcısıdır. Bu yüzden ayrılırken evi neredeyse canlı bir varlık gibi uğurlar.</p>

<p></p>

<p>Bir ev satıldığında bazen yalnızca kapılar değişmez.</p>

<p>Bir hafıza da yerinden sökülür.</p>

<p></p>

<p>Kemal Varol’un romanı tam da bu yüzden güçlüdür. Çünkü bu metin olayları anlatmaktan çok bir ruh hâlünü anlatır. Bir coğrafyada büyüyen insanların içine çöken o uzun, ağır duyguyu…</p>

<p></p>

<p>Biz çoğu zaman üzgün değilizdir.</p>

<p>Hüzünlüyüzdür.</p>

<p></p>

<p>Üzüntü geçer.</p>

<p>Hüzün kalır.</p>

<p></p>

<p>Hüzün insanın içine yerleşir ve zamanla sessiz bir gölgeye dönüşür. Onu Sevdiğim Zamanlar tam da bu gölgenin romanıdır.</p>

<p></p>

<p>Bazı romanlar anlatır.</p>

<p>Bazıları ise yaralar.</p>

<p></p>

<p>Onu Sevdiğim Zamanlar ikinci türden bir roman. Okurunu tenhada yakalayan, bir cümleyle yaralayan ve sonra hiçbir şey olmamış gibi sessizce kenara çekilen romanlardan.</p>

<p></p>

<p>Ve insan kitabı kapattığında şunu anlar:</p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bazı kitaplar keyif vermek için yazılmaz.</p>

<p>Bazı kitaplar insanın içindeki sessiz yerlere dokunmak için yazılır.</p>

<p></p>

<p>Çünkü bazı hayatlar yaşanır.</p>

<p>Bazıları yazılır.</p>

<p></p>

<p>Ama bazı hayatlar vardır ki</p>

<p>ancak bir başkasının kalbinde yankı bulduğunda gerçekten var olur.</p>

<p></p>

<p>Ve son olarak, bir İsmet Özel çağrısını hatırlatır gibi:</p>

<p></p>

<p>“Ölüyoruz, demek ki yaşanılacak.”</p>

<p></p>

<p>Bu paradoksal ifade, yaşamın değerini mücadele içinde bulduğunu anlatır. Ölümün varlığı, hayatın anlamını büyütür. İnsan yaşamak için direnmek zorundadır. Ve belki de bu roman, okuruna bunu hatırlatmanın yoludur: Yaşamak, direnmekle aynı şeydir.</p>

<p>Kevser İpek Demirtaş</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/bazi-kitaplar-okunmaz-yaralar</guid>
      <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 13:19:55 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/images/haberler/2026/03/bazi_kitaplar_okunmaz_yaralar_h26235_a9eb6.jpeg" type="image/jpeg" length="32620"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Leylekler ve Tünekler]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/leylekler-ve-tunekler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/leylekler-ve-tunekler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Göğün çizgisine tutunmuş beyaz bir şarkı,
Kanatlarında uzak yolların yorgunluğu…
Dicle’ye inerken zaman ve mevsim takvimleri
Leylekler sessizce sevdaları taşır kanatlarında.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Mart sonunun o ince, serin sabahlarında, gökyüzü henüz kışın suskunluğunu tam olarak üzerinden atmamışken, uzak coğrafyaların derinliğinden süzülen bir hareket başlar. Önce bir çizgi gibi görünür ufukta; sonra çoğalır, genişler, dalga dalga yayılır. İşte o an, zamanın eski bir ritmi yeniden kurulmaktadır: leylekler dönmektedir. Büyük ozan Abdalê Zeynikê’nin kelamlarında anlattığı ve yoldaşlık yaptığı turnalara, burada leylekler de eklenir. </p>

<p>Bismil ile Diyarbakır arasında uzanan Dicle Vadisi, bu dönüşün en kadim tanıklarından biridir. Yüzlerce leylek, uzun göç yolculuklarının ardından buraya ulaşır. Onların gelişi bir mevsimin habercisi olduğu kadar, bir hafızanın da yeniden uyanışıdır. Çünkü bu vadide yalnızca doğa değil; insanın doğayla kurduğu o eski, incelikli ilişki de nefes alır. Başta Dicle sahilindeki salkım söğütler, dut ağaçları, pamuk tarlaları, sazlıklar, uçsuz bucaksız bir halı gibi uzanan buğday desenleri kaplar her tarafı, nisanda inanılmaz bir habitat oluştururlar. Son senelerde buranın korunması, UNESCO Mirasına dâhil edilmesi yönünde bir çabanın gerekliliği kendisini hissettiriyor. Dicle Vadisi ile birlikte bir doğal peyzaj alanı olarak, İnsan-doğa ilişkisini yansıtan bir kültürel peyzaj olarak sunulursa bu birim üzerinden aday gösterilebilir.Bunun için ilgili kurumlar, bir hazırlık yapabilir. Elbette bu aynı zamanda doğa, kültür, turizm alanlarında da bir farkındalık yaratabilir.</p>

<p></p>

<p></p>

<p>Dicle’nin kıyısına paralel uzanan eski telgraf direkleri, artık yalnızca bir iletişim aracı değildir. Onlar, tüneklemişzamanın direkleridir. Elektrik tellerinin geçtiği o yüksek yapılar, insanın farkında olmadan doğaya bıraktığı bir davet gibidir. Leylekler gelir ve o direklerin tepesine yuva kurar. Böylece demir ve ahşap, yeniden canlı bir anlam kazanır. Her yuva, göç ile yerleşiklik arasında kurulmuş bir seremonidir. Belki koruma programı ile birlikte ahşaptan ve doğal peyzaja uygun yeni tünekler yapılabilir. </p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu manzarayı gerçekten anlamak için yukarıdan bakmak gerekir. Bir seyir terasından, vadinin bütününü kavrayacak bir noktadan… Orada insan, yalnızca kuşları izlemez; zamanın katmanlarını seyreder. Direklerin üzerinde kurulu yuvalar, bir harita gibi açılır gözlerin önüne. Her biri bir hikâye, her biri bir dönüşün izidir. Kuş fotoğrafçıları için bu alan yalnızca bir görüntü değil; bir anlatıdır. Belki de bu yüzden, burada kurulacak bir gözlemevi yalnızca bilimsel bir mekân kadar,estetik ve düşünsel bir alan olacaktır. Bilimsel ve kültürel araştırmalar için önemli bir istasyon olacaktır.</p>

<p>Leylekler, halkın dilinde bereketin ve barışın sembolüdür. Bu hem bir inanış, hem de uzun gözlemlerin süzülmüş bilgisidir. Onların geldiği yerlerde su vardır, hayat vardır, döngü vardır. Ve belki de en önemlisi, süreklilik vardır. Çünkü leylekler her yıl aynı yerlere döner. Bu dönüş, insanın unuttuğu bir sadakati hatırlatır.</p>

<p>Tünekler ise bekler. Sessizce, sabırla… İnsan eliyle dikilmiş ya da zamanla anlam değiştirmiş bu direkler, bir tür nöbettir aslında. Gökyüzüne bırakılmış bir umut gibi dururlar. Ve her bahar, o umut karşılığını bulur. Leylekler gelir, yuvalarını kurar ve yaşam yeniden başlar. Üstelik öyle bir sistem ki bu bütün leylekler yuvalarını/ evlerini bilir.</p>

<p>Dicle Vadisi’nde, Bismil ile Diyarbakır arasında, göç ile bekleyişin bu karşılaşması uzun yılların bir oluşturduğu bir hafızadır. Bu, aynı zamanda insanın kendi iç yolculuğuna da ayna tutan bir sahnedir. Çünkü her insan biraz göçer, biraz da tünektir. Bir yanımız hep yollarda, bir yanımız hep bir yuvanın eşiğinde bekler. Önce yumurtalardan yavrular çıkar ve yuvada yeni bir hareketlilik başlar. Yavruların adım adım nasıl büyüdüğünü gözlemlemek mümkündür.</p>

<p>Ve belki de bu yüzden, leylekler her gelişinde bize sadece baharı değil; kendimizi de getirir. Bu uyanma hâli, bahar kadar insanı da kendine getirir. Yol boyunca otobüslerden, yoldan geçen arabalardan yükselen ezgiler bu manzaraya eşlek eder.</p>

<p>Gün ilerledikçe, vadinin üzerindeki hareket daha da belirginleşir. Leylek yuvaları bir düzen kurar, bir ritim başlatır. Sabahın erken saatlerinde kanat sesleriyle uyanan bu coğrafya, akşamüstü göğe doğru yükselen siluetlerle yeniden yazılır. Her iniş bir başlangıçtır, her kalkış bir umuttur. Şiirin serpildiği bir coğrafyadır burası. Bazen bir direğin tepesinde iki leyleğin birbirine dönük duruşunu görürsün. Bu, yalnızca bir çiftin sessizliği değildir; bu, zamanın içinden süzülen bir uyumdur. Ne acele vardır ne de eksiklik. Her şey olması gerektiği gibi, kendi doğal akışı içinde ilerler. İnsan bu sahneye bakarken, kendi hayatındaki kırılmaları, kopuşları ve aceleleri fark eder. Çünkü leylekler telaşsızdır; onlar zamanı kovalamaz, zamanla birlikte yürür.</p>

<p>Dicle’nin suyu aşağıda ağır ağır akarken, yukarıda kurulan bu yaşam, iki ayrı zamanın iç içe geçtiğini gösterir. Biri görünen, diğeri hissedilen zaman… Ve belki de bu yüzden, burası bir fark ediş mekânıdır. Bir seyir terası kurmak, aslında insanın kendine bakacağı bir yer inşa etmektir. Kuş gözlemcileri için bir gözlemevi önerisi, aynı zamanda insanın kendi iç göçlerini izleyeceği bir düşünce alanına dönüşebilir.</p>

<p>Çünkü bu vadide her şey bir metafora dönüşür. Ahşap ve demir direkler artık canlıdır, bir habitat kimliğine sahiptir.</p>

<p></p>

<p>Leylekler hatırlayış ve eve dönen anlamlardır. Ve insan… İnsan bu ikisinin arasında, çoğu zaman ne beklediğini ne de nereye döndüğünü tam olarak bilmeden durur.Ama bir gün, tam da Mart sonunun o kırılgan ışığında, bir leylek sürüsü gökyüzünü ikiye bölerken aniden fark edersin:</p>

<p>Aslında göç eden leylekler değildir.<br />
Göç eden, insanın kendi içindeki eksilmiş zamandır.</p>

<p>Ve tünekler…<br />
Onlar kuş yuvaları olduğu artık— insanın unuttuğu yerin, geri dönmeyi unuttuğu kendisinin son hatırlatıcılarıdır.</p>

<p><br />
Bir coğrafya, bir mekân ancak hatırlanıyorsa yaşar ve insan, ancak <a name="_GoBack"></a>kendine dönebildiği kadar kendidir.<br />
Ferman Salmış</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/leylekler-ve-tunekler</guid>
      <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 12:38:47 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/images/haberler/2026/03/leylekler_ve_tunekler_h26234_d3fa6.jpeg" type="image/jpeg" length="91502"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Esma Ocak: Diyarbakırlı Bir Şarkının Hüznü]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/esma-ocak-diyarbakirli-bir-sarkinin-huznu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/esma-ocak-diyarbakirli-bir-sarkinin-huznu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hayat yarım bıraktığında, onu yazı tamamlar.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Toprak ellerindeydi,<br />
söz geceleri samanyolu ışıklarıyla geldi.</p>

<p>yıldızlarından ve masallardan süzülerek,</p>

<p>Mezopotamya’nın künyesi de böyle yazılmıştı.<br />
Dicle sustuğunda, kadınların saçları gün ışığıyla kuruduğunda<br />
masal anlatıcıları konuştu önce, sonra dengbêjler…</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kelimeleri önce kadınlar topladı.</p>

<p></p>

<p>Esma Ocak’ı üniversiteli yıllarımda tanıdım. Yüzü güleç, nahif ve girişken şehirli bir kadındı. Gençlerle iletişim kurmada çok iyiydi. Bir gün bizleri çağırdı ve bir tiyatro eserinin sahneye konması için fikrimizi sordu. Üniversite öğrencilerinin sanat toplulukları vardı ve onun sözünü ettiği oyunun çalışmalarına hemen başladılar. 1989’du sanırım,Bismil’e üniversiteli öğrencilerle birlikte geldi ve kendisi bizzat tiyatronun sahneye konmasına yardımcı oldu, hatta yönetmenliğini de üstlendi. Bu sanatsal etkinlik bayağı ilgi toplamıştı. Bismil’de kadınlar; çocuklar, gençler oyun salonunu doldurdular. Birkaç seans oynadı diye hatırlıyorum.</p>

<p></p>

<p>Esma Ocak, toplumsal aydınlanma ve kadın kimliğinin güçlendirilmesi, törenin baskıcı kıskacından kurtarılması adına yoğun bir çaba sarf etti. “Berdel” onun öne çıkan kitabıdır. Kendi yaşam öyküsü, kaderini ve edebiyatla ilişkisini belirlemede etkili olmuştur. </p>

<p></p>

<p>Esma Ocak, 1928’de Diyarbakır’da, sözcüklerin henüz suskun, kaderin ise erkenden konuştuğu bir coğrafyada dünyaya merhaba dedi. Ocak, 1928 yılının ekim ayında, Diyarbakır’da avlusu bazalt taşlarla döşeli, kocaman havuzlu, bahçesi güller ve çiçeklerle dolu bir evde, ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocukluğu hep bu evde geçti.</p>

<p></p>

<p>Şevkiye Ocak ile Tarım İl Müdürü Osman Şahap Yıldırım’ın kızıydı; şiirin ve siyasetin iç içe aktığı bir soydan geliyordu. Şair ve milletvekili Osman Ocak Nakiboğlu’nun yeğeni olması, kaderine yazının gölgesini daha doğmadan düşürmüştü belki de.</p>

<p></p>

<p>İlk harfleri mahalle mektebinin taş duvarları arasında tanıdı. Babasının tayini onu Mardin’e taşıdı; dilin, taşın ve göğün renginin değiştiği bir şehirde ortaokulu tamamladı. Liseye Diyarbakır’da, Ziya Gökalp Lisesi’nde başladı. Ancak hayat, eğitimi yarım bırakan o eski ve tanıdık gelenek devreye girdi.Lise ikinci sınıfta, görücü usulüyle evlendirildi. Genç yaşta yapılan bu evlilik, yalnızca okulunu değil, çocukluğunu da yarım bıraktı. Çeşitli söyleşilerinde bunu dile getirmiştir.</p>

<p></p>

<p>Evlilik onu Diyarbakır’dan alıp Bismil’in Kazancı köyüne götürdü. Burada Kürtçeyi öğrendi; ama daha önemlisi, kadınların susarak anlattığı hayatları dinlemeyi öğrendi. Otuz üç yaşında eşini kaybettiğinde, yas tutmakla yetinmedi. Kocasının işlerini devraldı; toprağın başına geçti, çiftçilik yaptı. Gündüzleri tarlada çalıştı, akşamları ise köyün kadınlarını dinledi. O hikâyeler, zamanla bir deftere, sonra bir kitaba dönüştü. Çalışkan ve tutkuluydu. Geriye kendi yaşam deneyiminin hikâyesinin yanı sıra bu coğrafyanın makûs talihini değiştirecek eserler bırakmak istiyordu.</p>

<p></p>

<p>Berdel, böyle doğdu. Bir edebî tercihten çok, bir vicdan yükümlülüğüydü bu kitap. Yazarlığının ilk yıllarında öykülerini Ahmet Arif’e gönderdi. Arif’in ona yazdığı, yüreklendirici ve sarsıcı mektup,  bir şairin takdiri kadar, bir kuşağın sessizliğine verilmiş bir cevaptı. Ahmet Arif, Berdeliçin kaleme aldığı önsözde, kitabın özellikle kadınların ve anaların yaşadığı iç gerçeği yüzümüze vurduğunu söyleyecekti. Kolay olanı değil, zor olanı seçen bir yazardan söz ediyordu.</p>

<p></p>

<p>“Berdel, halkımızın bir kesiminin ve özellikle anaların, kızların yaşadığı   iç gerçeği suratımıza vuruyor. Bu açıdan yazar, kolay olanı değil, zor olanı seçmiş. Halkına sahip çıkmak, ağlarken de gülerken de onunla birlikte olmak kararında. Yüreği yoksul ve namuslu olmaktan hiçbir suçu bulunmayan kardeşlerimizin çektiği acılarla dolu bir yazarın, bu tavır alışına elbette saygı duyarız. Bir de şunu belirtmem gerek. Özellikle senaryo yazarları ve film yönetmenleri için bu kitap zengin bir kaynak olabilir.”</p>

<p></p>

<p>Berdel, Esma Ocak’ın adını geniş bir okur çevresine taşıdı. Ahmed Arif’in önerisini duyan bir tanınmış bir sinema yönetmeni vardı; 1990 yılında Atıf Yılmaz tarafından sinemaya uyarlandı; film, ulusal ve uluslararası pek çok ödül aldı. Kitap Almancaya çevrildi; “Berdel” ve “Yeni Çardak” öyküleri tiyatro sahnesine taşındı. Yazı, başka dillere ve bedenlere bürünerek yoluna devam etti.</p>

<p></p>

<p>1991 yılında 41. Berlin Film Festivali’nde Festival Özel Ödülü gibi pek çok uluslararası ödül aldı. Bu film kırsal kesimde çokça yaşanan kadın problemlerini anlatmaktadır. </p>

<p>Ocak, bulunduğu çevrede köyleri ziyaretti, dengelerle görüştü, anlatımlarını kayıt altına aldı. Kültürel varlığın korunması için edebiyatçıların da meseleye el atmaları gerektiğini savunuyordu. Bu yönde çeşitli serzenişlerinde bulunarak, yazdıklarına gençlerin yeterince sahip çıkmadığını kimi röportajlarına değindi.  </p>

<p></p>

<p>Toplamda on üç eser bıraktı ardında. Öykülerinde, romanlarında ve biyografik çalışmalarında </p>

<p>Diyarbakır’ı bir mekân olmaktan çıkarıp bir hafızaya dönüştürdü. “Muş Gürcüsü Destanı” adlı derlemesinde, yaşadığı çağa tanıklık yapmanın yanı sıra evrensel olana da katkı yapmak istediğini belirtmiştir. <br />
<br />
“Benim işim yalnız yaşadığım çağla değil, evrenseldir. Bu nedenle kadını yıllar, yüzyıllar önce ve ilk olarak mistikleştiren Doğu'dan seçtim konumu. Bir Kürt boyunun taaötelerden günümüze dek sözle, sazla ulaşan akıl almaz savaş yöntemlerinin, uğruna ölümlere gidilen bir gururun, insanı çılgına döndüren bir aşkın ve köklü bir törenin anlatısıdır bu destan”.</p>

<p></p>

<p>Diyarbakırlı yazarlar üzerine çeşitli araştırmalar yapan akademisyenler Tahsin Kula ve Fatma Betül Ekti Ocak’la ilgili şu tespitlere yer vermişlerdir. </p>

<p></p>

<p>“Esma Ocak’ın eserleri incelendiğinde onun kendilik algısına sahip (özgüvenli) bir kişilik yapısına sahip olduğu görülmektedir. Yani kendini ve çevresini olduğu gibi kabullenen, ruhsal ve bedensel anlamda bir bütünlüğe sahip kişilik özellikleri olan birisidir. Bu yönüyle hem bölge hem de ülke kadınları için örnek bir şahsiyettir. O realist ve ahlakçı bir yazar olarak insan ve toplumu çok iyi tanır, tüm özelliklerini didik didik eder. İyi kötü, güzel çirkin her şeyi tasvir eder, seçme ve tercihte bulunmaz. O, böyle şey de olur muymuş, demez. Eserlerin olabildiğince somut bilgi, belge ve bulgulara dayanır.Eserlerindeki kişi ve olayları Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki günlük yaşamdan alarak hikâye ve romana aktarmıştır. Her şeyin yerli yerine oturması için kulaktan dolma bilgilerden ziyade doğru ve güvenilir bilgiler alarak romanlarına yansıtır ve buna çok önem verir. Bu yönüyle Esma Ocak, romanlarını bir fotoğrafçı gerçekliği ile okura yansıtır.Roman ve öykülerindeki kahramanları bizzat yaşanmış olaylardan hatta çoğunlukla kendi yaşamından seçmesi, karakterlerinin iç dünyaları ve ruhsal durumları ile ilgili gerçekçi tespitler yapmasını sağlamıştır.”</p>

<p></p>

<p>Yaşamının güçlü izdüşümü olan eserleri, toplumcu gerçekçi edebiyatçı kimliğini gözler önüne sermektedir. Bölgenin sosyo kültürel gerçekliğini, karmaşık ilişkilerini, kan bağını, gelenek ve göreneklerini yazının tuvaline yansıtmayı başarmıştır.  </p>

<p></p>

<p>Sağlığında, Dört Ayaklı Minare civarında yer alan tarihî bir Ermeni evi satın alınarak Esma Ocak Müzesi’ne dönüştürüldü. Ne var ki, ölümünden sonra bu mekân da tıpkı yazılarında anlattığı pek çok kader gibi ilgisizlikle yüz yüze kaldı ve harabeye dönüştü. Mekânlar da insanlar gibi, hatırlanmadıklarında yıkılıyorlardı.</p>

<p></p>

<p>Esma Ocak, Diyarbakır’ı Tanıtma Kültür ve Dayanışma Vakfı’nın başkanlığını yaptı; Türkiye Yazarlar Sendikası ve Edebiyatçılar Derneği üyesiydi. Ama onu asıl tanımlayan, resmî sıfatlar değil; toprağın içinden gelen bir dille, kadınların içerde kalmış hikâyelerini yazıya dönüştürme cesaretiydi.</p>

<p></p>

<p>Ölümüne dek Diyarbakır’da yaşayan Ocak, zamanının edebiyata ve araştırmalara ayırdı. Her araştırmada sonucu bulduklarını kayıt altına aldı. Şehrin gönüllü elçisiydi ve üç çocuk annesiydi. 25 Mayıs 2011’de hayatını kaybeden Ocak, Mardin kapı Mezarlığı’nda toprağa verildi Ardında, yalnız kitaplar değil; suskun bırakılmış bir coğrafyanın, konuşmaya zorlanmış vicdanını bıraktı.</p>

<p></p>

<p><a name="_GoBack"></a>Surların gölgesi düşerdi sesine,<br />
onca hikayenin içinde.<br />
Dicle, akşamları ağır ağır akardı<br />
ve her akışta bir kız çocuğu büyürdü erkenden.</p>

<p>Esma Ocak geçti bu kentten,<br />
bir şarkı gibi.<br />
Söylenmediğinde eksik kalan,<br />
hatırlandığında sızlayan.</p>

<p>Ferman Salmış​</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/esma-ocak-diyarbakirli-bir-sarkinin-huznu</guid>
      <pubDate>Tue, 10 Feb 2026 12:26:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/images/haberler/2026/02/esma_ocak_diyarbakirli_bir_sarkinin_huznu_h26158_efc7c.jpeg" type="image/jpeg" length="33605"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dicle’nin Aynasında Sanatın İlk Sureti]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/diclenin-aynasinda-sanatin-ilk-sureti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/diclenin-aynasinda-sanatin-ilk-sureti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sanat, insanın görünmeyenle kurduğu kadim bir temas hâlidir. Zamanın akışında silinip gitmeye direnen ruh, söze, taşa, renge ve sese sığınarak kendine bir iz arar. Bu iz bazen bir mağara duvarında titreyen gölgedir, bazen bir mührün soğuk yüzeyine kazınmış sessizlik, bazen de adını bilmediğimiz bir ezginin içimizde uyandırdığı ürpertidir. Sanat, insanın varoluşla yaptığı gizli ahdin dilidir; sezginin akılla, hafızanın zamanla, rüyanın gerçekle kesiştiği eşiği işaret eder. Bu yüzden her sanat eseri, görünenin ardındaki hikâyelere açılan sessiz bir kapıdır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Meselenin bu girizgâhından herkes payına düşeni aldığına göre, şimdi girift meseleleri münazara edelim. Medeniyet aynasında beliren ilk imgeyi pusulamız kabul edip, bellek arşivimizden zamanın bize fısıldadıklarına kulak verelim.<br />
Dicle’nin ezgileri bize sesleniyor. Suların taşıdığı efsunun gölgesinde yükselen şaheserler, sarih icraların katmanlı anlam evrenini incelemeye davet ediyor bizi.</p>

<p>Benlik algısını, kişilik örgüsünü ve zaman yatırımını özgün bir dili keşfetmeye feda etmeyi göze alabilenlerin anlatılarından, heybemizde kalan incilerle seyr-i sülûk mertebemizde kendi konumumuzu seçebilme hissini elde edeceğiz.</p>

<p>Ünlü düşünür Pascal konuyu şöyle özetler:</p>

<p>“İnsanın bütün sorunları, bir odada tek başına sessizce oturamamasından kaynaklanır.”</p>

<p>Sanatın büyüsü ve sanatçının şifresi belki de tam burada saklıdır: Öteki için zor olanı yapma cesaretini göze almak.<br />
Şimdi, odamızda yankılanan seslere kulak verme vaktidir.</p>

<p>Mezopotamya’nın bereketli topraklarında ifşa edilen bir keşfe konuk olalım. Gündelik ihtiyaçlarını karşılamak için nehir yataklarına yakın bölgeleri tercih eden ilkel insanlar, rutinlerini tamamladıktan sonra kalan vakitlerini bilinmezliğe karşı korunma içgüdüsüyle şekillenen bir arayışa ayırmışlardı. Bu arayış, onları sanatla tanıştırdı.</p>

<p>Büyük ihtimalle ortaya çıkan eserler, evrende emsaline rastlanmadığı için ilk şaheserler olarak ünlerini zamanın ötesine taşıdı. Bu eserleri var eden ilkel insanlar, çevreden aldıkları onayla takdir edilmenin hazzına erişmiş; bu haz, onları daha çok üretmeye sürüklemiş ve duygunun başkalarına da bulaşmasına vesile olmuştur.</p>

<p>Sanatla ilgili elimizdeki ilk ipuçları, bizi duygunun merkezindeki büyüye ortak eder. Sanat yalnızca bir eğlence biçimi değil; üretimin insana yüklediği pozitif duygularla avcı-toplayıcı kimliğe, nesiller boyu aktarılacak bir karakter kazandırarak bu sırrı uygarlık mirasına armağan etmiştir.</p>

<p>Sanatın ve sanatçının kimliğini oluşturan bu ilkeler, asırlar sonra psikoloji biliminin kuramsal çerçevesine dönüşecektir. Sanatçıların toplumda kazandığı ayrıcalıklı statünün sırrının, zamanla kurdukları ilişki olduğu da zamanla anlaşılacaktır.Mesele yalnızca acemi kabiliyetleri geliştirmek değil; mahir olanın peşinden cesaretle yürümektir.</p>

<p></p>

<p>Sanat, bu coğrafyada kendince bir insanın toprağa ve zamana bıraktığı ilk sırdır. Mezopotamya’nın bereketli düzlüğünde, Dicle’nin ağır akan hafızasında yankılanan bu sır, insanın görünmeyeni çağırma arzusundan doğmuştur. Nehir kıyısında kurulan ilk barınaklarla birlikte söz, taş ve imge de dile gelmiş; suyun taşıdığı efsun, insanın elinde biçime kavuşmuştur. Sanat, burada yalnızca bir anlatım değil, varoluşun kutsal bir kaydı hâline gelmiştir. Dicle’nin akışında zaman nasıl katman katman birikiyorsa, sanat da insanın sezgisini, korkusunu ve umudunu katmanlara bölerek mühürlemiştir. Bu yüzden her sanat eseri, Mezopotamya’nın kadim sessizliğinden bugüne ulaşan bir çağrıdır.</p>

<p>Şimdi, gölgelerin izinden imzaların marka ününe kavuştuğu yolun sıfır noktasına gidelim.</p>

<p>Diyarbakır’ın Bismil ilçesine bağlı Ağıl Köyü’nde gerçekleştirilen Körtik Tepe kazıları, MÖ 11. binyılda insanların barınma sorununa karşı geliştirdikleri yuvarlak planlı konutlarla, sanatın sıfır noktasını ilan eder. Konutların içi ve yakınındaki kabirlerde bulunan buluntular, bu iddiayı destekleyen ilk prototiplerdir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ancak geçmişin aynasında izlediğimiz bu cevher, bizi yeterince etkilemez; ta ki aynaya büyülü sözü fısıldayana dek:<br />
“Ayna ayna, söyle bana; daha özgün bir büyü yok mu bu kazılarda?”</p>

<p>O an sanat aynasında beliren Körtik Tepe mührü, dut yemiş bülbüle dönmemiz için yeterli bir delildir. Taş üzerine işlenmiş keçi ve arı figürlerinin iç içe geçmiş hâli, sanatın doğayı dolaylı biçimde taklit ettiğine dair görkemli bir anlatı sunar.</p>

<p>Sorular ardı ardına yankılanır:<br />
Bu semboller bizi nasıl bir mana evrenine taşıyacaktır?</p>

<p>Araştırmacılar bu figürlerin bereket, ölüm sonrası yaşam ve doğurganlık gibi temaları temsil edebileceğini söylese de, taş üzerindeki sembollerin herkesin kendi iç dünyasından getirdiği anlamla okunabileceği konusunda görüş birliği vardır.</p>

<p>John Berger, Görme Biçimleri adlı eserinde bu büyüyü şöyle ifade eder:</p>

<p>“Nesneler, onlara yüklediğimiz anlamlardan ibarettir; insanlar da öyle.”</p>

<p>Ben Körtik Tepe mührünü, sanat tapınağının anahtarı olarak niteliyorum. Bu anahtar, görkemli yapıtların ardındaki gizemi çözmek için kutsal bir sorumluluk üstlenir.<br />
Masallardaki büyücüler gibi fısıldayalım: Bir varmış, bir yokmuş…</p>

<p>Mührün üst kısmındaki delikler, onun bir yere asıldığını ya da takı olarak kullanıldığını düşündürüyor. Bu durum, eserin yalnızca işlevsel değil; aynı zamanda sosyal bir kimlik göstergesi olabileceğine işaret ediyor.<br />
Keçinin inadı ile arının çalışkanlığı birleştiğinde, sanatın inatçı bir emeğe gebe olduğu fikri de beliriyor.</p>

<p>Daha uç bir perspektifle bakıldığında, bu mühür kutsal bir koruyucu işlev de üstlenmiş olabilir. Çünkü Körtik Tepe’nin insanı, meta<a name="_GoBack"></a>forların itibarına sığınarak var olmayı seçen bir zihniyete sahiptir.</p>

<p>Nehir yataklarındaki taşkınlar ve doğal felaketlerle toprak altında kalan bu numuneleri bugün Diyarbakır Arkeoloji Müzesi’nde görmek mümkündür. Bu imgenin, mahir ellerde Diyarbakır’ın amblemi olacağı günlerin sabırsız hasretiyle meseleyi başka bir zamana devrediyorum.</p>

<p>Körtik Tepe’den çok daha önce, ilkel insanlar bir tür ekspresyonizm geliştirmişlerdi. Hindistan, Fransa ve Çatalhöyük gibi merkezlerde mağara duvarlarına işlenen semboller, insanın kendini ifade etme ihtiyacının ne denli kadim olduğunu gösterir. Bu resimler aynı zamanda alfabenin doğuşuna da katkı sunmuştur.<img class="detayFoto" src="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/turkiyeekspreshaber-com/images/upload/54546b83-d63f-474a-a20c-c8511846b468.jpeg" /></p>

<p>Mısır’dan Mezopotamya’ya, oradan matbaanın keşfine uzanan yolculuk; kâğıdı, kamışı, hokkayı, güvercin tüyünü, dolma kalemi ve nihayet tükenmez kalemi yanına alarak ilerlemiştir.<br />
Yaşar Kemal’in eserlerini kurşun kalemle yazdığını öğrendiğimde yaşadığım şaşkınlığı hâlâ hatırlarım. Şatafatlı kalemlerin yerine sade bir yazı aracının tercih edilmesi, zihnimde uzun süre yankılanan bir paradoks yaratmıştı.</p>

<p>Kamış ve tabletle başlayan serüven, dijital kalem ve cam ekranla devam ediyor.<br />
Ve unutmamak gerekir: Bilginin zaman içindeki yolculuğunda cilt sanatının ve hat sanatçılarının fedakârlığı, bu mirasın sessiz taşıyıcılarıdır.</p>

<p>İbrahim ATLASÇI</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/diclenin-aynasinda-sanatin-ilk-sureti</guid>
      <pubDate>Tue, 03 Feb 2026 11:29:55 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/images/haberler/2026/02/diclenin_aynasinda_sanatin_ilk_sureti_h26100_f4572.jpeg" type="image/jpeg" length="39726"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Zamanı Yavaşlatma Üzerine]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/zamani-yavaslatma-uzerine</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/zamani-yavaslatma-uzerine" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Zamanı yavaşlatmak isteyen insan, önce kendi iç gürültüsünü susturmalıdır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Zaman, insanın icat ettiği en büyük ölçü birimi değil; en büyük yanılgısıdır belki de. Zamanı ölçme adına ortaya konan takvim, saat gibi zamanölçerler insanın doğa üzerine inşa etmek istediği teknik bir meseledir. Çünkü biz zamanı ölçtüğümüzü sanırken, zaman bizi ölçer. Takvimler, saatler, kronometreler… Hepsi, akıp giden bir hakikatin kenarına düşülmüş dipnotlardan ibarettir. Oysa insanın asıl meselesi, zamanın ne kadar geçtiği değil, o zamanın içinde ne kadar yaşandığıdır.</p>

<p>Zamanı yavaşlatmak arzusu, temelde zamana daha çok şey sığdırma isteği değildir yalnızca; hayata daha çok anlam, değer, duygu ve başka hayatlar sığdırma çabasıdır. İnsan, hızlanan zamanla değil, yüzeyselleşen hayatla yorulur. Modern insanın sık sık “vaktim yok” demesi, zamanın azlığından değil; zamanla kurduğu ilişkinin yoksulluğundandır.</p>

<p>Zamanın hızı ve anlamın erozyonu modernizmin temel problemlerinden biridir. Zaman hızlandıkça, anlam incelir. Günler birbirine benzer, anlar silikleşir, hafıza bir arşiv olmaktan çıkar; geçici bir tampon belleğe dönüşür. Oysa hatırlamak, zamanın yavaşladığı yerdir. İnsan bir anıyı derinlemesine hatırladığında, zaman durur; hatta geri çekilir. Çünkü anlam, aceleye gelmez. Okuma yolculukları, sinema ve bilumum bütün sanat dallarının zamanın seyrüseferini değiştirdiğini söylemek abartı olmaz.</p>

<p>Zamanın hızını düşürmek, kronolojik bir müdahale değil; ontolojik bir tavırdır. Saatin akışına değil, bilincin ritmine müdahaledir bu. Bir ağaca uzun uzun bakmak, bir cümleyi tekrar tekrar düşünmek, bir yüzü sessizce okumak… Bunlar zamanı yavaşlatan eylemler değildir; zamanı yoğunlaştıraneylemlerdir. Ve yoğun zaman, geniş zamandır.</p>

<p>“İnsan: zamanın içinde mi, karşısında mı?” sorusu kadim bir sorudur. İnsan ne bütünüyle zamanın içindedir ne de tamamen karşısında. İnsan, zamanla müzakere hâlinde olan tek varlıktır. Hayvanlar zamanın içindedir; tanrılar zamanın dışındadır. İnsan ise, zamanın farkında olan ama ona hükmedemeyen bir ara varlıktır. Bu yüzden insan için zaman, hem kaderdir hem sorumluluk.</p>

<p>Zamanı yavaşlatmak isteyen insan, aslında kendi faniliğiyle pazarlık eder. Çünkü hız, ölümü görünmez kılar; yavaşlık ise onu düşünmeye zorlar. Bu nedenle çağımız, hızla ölümü bastıran ama anlamı da aynı hızla kaybeden bir çağdır. İnsan hızlandıkça yaşamaz; sadece daha çabuk tükenir.</p>

<p>“Zamana daha çok şey sığdırmak” yanılsaması, zaman zaman hepimizin başvurduğu kavramsallaştırmalardan biridir.Zamana daha çok şey sığdırmak fikri, niceliğin zaferidir; ama anlamın yenilgisi. Bir güne onlarca iş, onlarca konuşma, onlarca görüntü sığdırılabilir. Ama bir güne bir tek hakiki düşünce sığdırmak, çoğu zaman mümkün olmaz. Çünkü düşünmek, zaman ister. Sessizlik ister. Boşluk ister.</p>

<p>Belki de mesele, zamana daha çok şey sığdırmak değil; zamandan daha az şey talep etmektir. Hayatı kalabalıktan kurtarmak, zamanı genişletir. İnsanın kendi iç gürültüsünü azaltması, saatlerin sesini kısar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Zaman ve hayat, birbirini açıklayan iki ayrı kavram değil; aynı hakikatin iki yüzüdür. Hayat, zamanın içeriden yaşanışıdır. Zaman ise hayatın dışarıdan ölçülüşü. Bu yüzden zamanı anlamadan hayatı; hayatı anlamadan zamanı kavramak mümkün değildir.</p>

<p>Anlamlı bir hayat, yavaş bir hayat değildir mutlaka; ama derinbir hayattır. Derinlik ise hızla düşman, dikkatle dosttur. İnsan dikkatini neye verirse, zamanı orada yavaşlar. Sevilen bir yüzün yanında geçen saatler, beklenen bir trenin dakikalarından kısadır. Çünkü zaman, duygunun hızına göre akar.</p>

<p>Zamanı Değil, Kendimizi Yavaşlatmak</p>

<p>Belki de zamanı yavaşlatmak mümkün değildir. Ama kendimizi yavaşlatmak mümkündür. Aceleden arındıkça, zaman genişler. Hırstan çekildikçe, anlar derinleşir. Daha az konuşup daha çok dinledikçe, zaman sesini değiştirir.</p>

<p></p>

<p>Zaman, insanın düşmanı değildir; ama ihmale gelmeyen bir dostudur. Ona hızla davranırsanız, sizi terk eder. Ona dikkatle yaklaşırsanız, kendini açar. Ve belki o zaman fark ederiz:<br />
Zaman geçmiyordur aslında; biz geçip gidiyoruzdur. Zaman hızlanmaz; insan derinliğini kaybettikçe zaman aceleci görünür.</p>

<p>Bir an ne kadar anlamlıysa, zaman orada o kadar ağır yürür.Hayata yetişmeye çalışan insan, zamanı kaçırır; hayata duran insan, zamanı kavrar. Zamanın hızı, saatlerle değil; dikkatle ve farkındalıkla ölçülür.</p>

<p>Ferman SALMIŞ</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/zamani-yavaslatma-uzerine</guid>
      <pubDate>Mon, 02 Feb 2026 15:04:55 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/images/haberler/2026/02/zamani_yavaslatma_uzerine_h26094_40a67.jpeg" type="image/jpeg" length="73063"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
