<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Türkiye Ekspres Haber | Güncel Haberin Adresi | Son Dakika Haberler</title>
    <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com</link>
    <description>Son dakika haberler, yerel, yaşam ve dünyadan en güncel gelişmeler, magazin, ekonomi, spor, gazete ve gündem haberleri Türkiye Ekspres Haber'de!</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/rss/kultur-sanat" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2026. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 11 Aug 2026 15:02:30 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/rss/kultur-sanat"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[SANATIN GÜCÜ MEDENİYETİN IŞIĞI]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/sanatin-gucu-medeniyetin-isigi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/sanatin-gucu-medeniyetin-isigi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dünya, evrenin büyük bir sahnesidir. Oscar Wilde]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>İnsan, yeryüzüne yaşamak için geldi. Bununla yetinmedi o, yaşadığı dünyaya bir anlam vermek, taşın üzerine bir işaret bırakmak, karanlığın içine bir ışık yakmak ve kendi varlığını aşan bir güzellik kurmak için de geldi. Belki de insanın yeryüzündeki en büyük sırrı budur: Kendisine verilmiş olan dünyayla yetinmeyip ona yeni bir dünya ekleyebilmesi. Bir mağaranın duvarına çizilen ilk resimden gökyüzüne yükselen kubbelere, bir sazın telinden yükselen ezgiden bir şairin kelimeler arasında kurduğu sonsuzluğa kadar sanat, insanın dünyayı yalnızca değiştirmesinin değil, onu anlamlandırmasının da en güçlü biçimidir.</p>

<p>İnsan düşünen bir varlıktır, konuşan bir varlıktır, çalışan ve üreten bir varlıktır. Fakat insan bütün bunlarla yetinmez. İnsan aynı zamanda estetize eden bir varlıktır. Bir taşı yalnızca taş olmaktan çıkarıp heykele, bir sesi ezgiye, bir kelimeyi şiire, bir boşluğu mimariye dönüştüren şey, insanın estetik zekâsıdır. Bu zekâ, insanın dünyaya bakış biçimini değiştirir. Çünkü sanat yalnızca güzel olanı üretmez; güzel olan aracılığıyla hakikati görünür kılar. Bazen bir tablo, yüzlerce sayfanın anlatamadığını anlatır. Bazen bir türkü, bir halkın yüzyıllık acısını tek bir ezgide taşır. Bazen bir şiir, insanın kendi içine açılan kapıyı aralar.</p>

<p>Sanatın büyülü gücü biraz da buradan gelir. Sanat, görünenin ardındaki görünmeyeni sezdirir. İnsanın gündelik hayat içinde unuttuğu duyguları yeniden uyandırır. Kendi sesinden uzaklaşmış bir insanı yeniden kendisine yaklaştırır. Çünkü insanın içinde yalnızca akıl yoktur; hatıralar, özlemler, korkular, umutlar, merhamet ve sevgi de vardır. Sanat bütün bu dağınık parçaları bir araya getirerek insanın iç dünyasında görünmez bir bütünlük kurar.</p>

<p>Belki de sanatın en büyük başarısı, insanı kendi sınırlarının ötesine taşımasıdır. İnsan bir resme baktığında yalnızca renkleri görmez; bir insanın dünyaya nasıl baktığını da görür. Bir müzik dinlediğinde yalnızca sesleri işitmez; başka bir ruhun titreşimlerine dokunur. Bir şiir okuduğunda yalnızca kelimeleri anlamaz; başka bir insanın acısına, sevincine, yalnızlığına ve umuduna ortak olur. Bu yüzden sanat, insanlar arasında görünmez köprüler kurar. Dili, dini, coğrafyayı, zamanı ve kültürel farklılıkları aşarak insanı insana yaklaştırır.</p>

<p>Medeniyetlerin gerçek büyüklüğü de burada aranmalıdır. Bir medeniyeti inşa ettiği sürece insanlık büyür. Medeniyet, insanın ne kadar yüksek yapılar kurduğundan önce, ne kadar yüksek bir insanlık fikri kurabildiğiyle ilgilidir. Bir toplumun gerçek zenginliği, kelimelerinin inceliğinde, musikisinin derinliğinde, mimarisinin zarafetinde, çocuklarına bıraktığı hikâyelerde ve başka insanların acılarına gösterdiği merhamette saklıdır. İnsanın büyük dehası yıkmak değil onarmaktır. Çünkü yıkmak kolaydır; yapmak emek ister. Bir şehri yakmak bir gecelik öfkeye, bir şehri kurmak kuşaklar boyunca sürecek bir sabra ihtiyaç duyar. Bir insanı incitmek birkaç kelimeyle mümkündür; onun yarasını iyileştirmek ise zaman, anlayış ve merhamet ister. Savaşmak çoğu zaman insanın ilkel dürtülerine teslim olmasıdır; barışmak ise aklın, vicdanın ve ahlakın zaferidir. Nefret etmek kolaydır; sevmek ise insanın kendisini aşmasını gerektirir.</p>

<p>Bu nedenle sanat, insanın yıkıcı tarafına karşı kurulmuş en güçlü yapılardan biridir. Sanatın olduğu yerde insan, karşısındaki kişiyi yalnızca bir düşman olarak göremez. Çünkü sanat bize başkasının hikâyesini anlatır. Bir roman bize hiç tanımadığımız bir insanın hayatını yaşatır. Bir film, başka bir coğrafyanın acısını gözlerimizin önüne getirir. Bir türkü, hiç bilmediğimiz bir annenin yasını içimize taşır. Bir şiir, başka bir çağda yaşamış insanın kalp atışını bugün duyurur. Böylece öteki dediğimiz insan, yavaş yavaş bize dönüşür.</p>

<p>Sanatın insancıl gücü tam da bu dönüşümde ortaya çıkar. Sanat, “öteki”ni insanlaştırır. Onun yüzünü, sesini, hikâyesini ve kırılganlığını bize gösterir. İnsan yüzü görünmez olduğunda öldürmek kolaylaşır. İsimler kaybolduğunda acılar sıradanlaşır. Hikâyeler susturulduğunda insanın vicdanı da susmaya başlar. Sanat ise yüzleri geri getirir. İsimleri hatırlatır. Hikâyeleri yaşatır. Unutmanın karşısına hafızayı, nefretin karşısına empatiyi, şiddetin karşısına merhameti koyar.</p>

<p>Bu yüzden hayatın kenarında duran lüks bir uğraş hiç değildir. Sanat, insanın kendisini insan olarak kurma biçimlerinden biridir. Bir toplumda sanatın gerilemesi estetik bir kayıp olduğu kadar vicdanın, hayal gücünün ve düşünsel derinliğin de yoksullaşmasıdır. Çünkü hayal gücünü kaybeden insan, başka türlü bir dünyanın mümkün olduğunu düşünemez. Başka türlü bir dünyanın mümkün olduğuna inanmayan insan ise mevcut dünyanın bütün kötülüklerini kader sanmaya başlar.</p>

<p>Oysa sanat bize başka dünyaların mümkün olduğunu söyler.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bir ressam boş bir tuvale baktığında orada henüz olmayan bir dünyayı görür. Bir besteci sessizliğin içinden bir ezgi çıkarır. Bir mimar henüz kurulmamış bir yapının çizgilerini zihninde taşır. Bir şair henüz söylenmemiş bir cümlenin peşine düşer. Sanatçının yaptığı aslında yoktan bir dünya yaratmak değil, görünmeyen bir ihtimali görünür hâle getirmektir. Bu yönüyle sanat, insanlığın geleceğine dair bir tasavvurdur.</p>

<p>Medeniyet de zaten önce zihinde kurulur. Taş, zihindeki tasarımdan sonra duvara dönüşür. Köprü, önce iki yakayı birbirine bağlama düşüncesidir. Bir okul, gelecekteki insanınhayalidir, tasarımıdır. Bir kütüphane, insanlığın hafızasını koruma iradesidir. Bir müze, geçmişi geleceğe taşıyan bir vicdan mekânıdır. İşte sanat, bütün bu tasarımların ruhunu besler.</p>

<p>Medeniyet tasavvuru, insanı üreten, koruyan, güzelleştiren ve anlamlandıran bir varlık olarak görmelidir. Şehirler kültürle de inşa edilir. Sokaklar yalnızca yollar değildir; hatıraların yürüdüğü mekânlardır. Meydanlar, insanların karşılaşma ve birbirini tanıma alanlarıdır. Evler, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin küçük evrenleridir. Dolayısıyla mekânla insan arasındaki bağ, kültür ve sanat inceliği ile dokunduğunda anlam kazanır. Bu nedenle sanat ile medeniyet arasında kopmaz bir bağ vardır. Sanatın olmadığı bir medeniyet, teknolojik olarak gelişmiş olabilir ama ruhen eksik kalır. Gökdelenleri yükselir fakat ufku daralabilir. Yolları genişler fakat insanların birbirine giden yolları kapanabilir. Teknoloji hızlanır fakat insanın iç dünyası yavaş yavaş sessizleşebilir. Oysa gerçek medeniyet, insanın elindeki araçların çoğalması kadar, insanın içindeki iyiliğin de çoğalmasıdır.</p>

<p>Sanat bu iyiliğin çoğalmasına katkı sunar. Çünkü sanat insana durmayı öğretir. Bakmayı, dinlemeyi, hissetmeyi ve anlamayı öğretir. Gürültünün içinde sessizliği, kalabalığın içinde yalnız insanı, gündelik hayatın içinde olağanüstü olanı fark ettirir. Bize dünyayı tüketilecek bir nesne olarak değil, anlamlandırılacak bir varlık alanı olarak gösterir.</p>

<p>İnsanlığın geleceği açısından belki de en büyük ihtiyaç budur: Daha çok bilgi değil yalnızca; daha fazla hikmet. Daha çok teknoloji değil yalnızca; daha fazla vicdan. Daha büyük şehirler değil yalnızca; daha yaşanabilir şehirler. Daha hızlı iletişim değil yalnızca; daha sahici bir iletişim. Ve bütün bunların üzerinde, insanı insan yapan duyguların korunması.</p>

<p>Sanat burada bir hafıza gibi çalışır. İnsan ne olduğunu, nereden geldiğini ve ne olabileceğini sanat aracılığıyla hatırlar. Bir halkın türkülerinde göçleri, sevinçleri, yasları ve umutları saklıdır. Bir şehrin mimarisinde geçmiş kuşakların dünyaya bakışı vardır. Bir şiirde çağın ruhu, bir resimde zamanın yüzü, bir müzikte insanın görünmeyen tarihi yaşar. Sanat, zamanın içinden geçerken insanlığın kırılgan hafızasını koruyan büyük bir sandıktır.</p>

<p>.</p>

<p>Çünkü insanlığın geleceğini, güzel olanı savunanlar belirleyecektir.</p>

<p>Ferman Salmış </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/sanatin-gucu-medeniyetin-isigi</guid>
      <pubDate>Tue, 11 Aug 2026 11:06:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/08/067e9dfb-9f28-405b-99ae-679609dd1da5.jpeg" type="image/jpeg" length="26864"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mimarinin Fısıltıları]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/mimarinin-fisiltilari-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/mimarinin-fisiltilari-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[2. ATLASYA VE BİLGELİK]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Her şehrin bir kuruluş hikâyesi vardır. Bazı şehirler taş ustalarının ellerinden önce efsane ve anlatılarda kurulur. Bir nehir kıyısında duyulan su sesi, bir dut ağacının gölgesinde söylenen söz, göç yolunda gökyüzüne bırakılan bir güvercin ya da bir kadının yüreğinde büyüttüğü gelecek tasavvuru, henüz ortada hiçbir yapı yokken bir şehrin ilk taşına dönüşebilir. Şehir, insanın hafızasını yerleştirdiği büyük bir sandıktır.</p>

<p>Atlasya’nın hikâyesi böyle bir sandığın kapağını aralar. Burada mimari, yalnızca estetik bir düzenleme değil; göçün, acının, umudun, bilgeliğin, sevginin ve hatırlamanın taşlaşmış biçimidir. Bilge Kadının göç yollarında yaşadığı tecrübeler, Amida’nın rüyasında yeniden belirir; rüyada beliren geçmiş, geleceğin mimari tasarımına dönüşür. Böylece kuşaklar arasında yalnızca kan bağı değil, hayal bağı da kurulur.</p>

<p>Belki de insanın en büyük mirası malı, mülkü ve mücevherleri değildir. İnsan, kendisinden sonra geleceklerin dünyasını nasıl hayal ettiğini bıraktığında gerçekten miras bırakmış olur. Bir ev, bir şehir, bir mabet, bir saray veya bir sur, bu hayalin maddi karşılığıdır. Fakat o yapıları anlamlı kılan, taşın kendisi değil, taşa yüklenen hikâyedir.</p>

<p>Atlasya’da da önce hikâye, anlatı doğar, sonra şehir.</p>

<p>Mecburiyet yüreklerini parelemiş, bilinmezliğin kaygılarıyla geçtikleri yollardan taze tecrübeler edinmişti Atlasyalılar. Dağları hırpalayan yağmurların ardından gökyüzünde beliren renkler, katranlaşmış yüreklerinde zamanı gelince tayların koşacağı ovalar gibi refahın güzelliğiyle buluşacağı inancını doğurmuştu göç edenlerin gönüllerinde. Duygusal iflas yaşamanın maddi imkânsızlıklardan hayli yıkıcı olduğunu da o yolda anladılar. Çünkü umudunu yitirmiş bir insan kadar düşleri solmuş bir halk, renkleri kaybolmuş bir toplum, hafızaya ihanet sayılacak şenliklerin kıtlaşması ve kirletilmiş bir mazi, çekilen çilelere sırtını dönmüş bir ahali ancak kandırılmanın tesellisiyle abartılarda kaybolup gidecekti. Oysa gerçek, manyetik bir çekim gücüne sahip olmanın yanında elmas gibi de keskindi.</p>

<p>Bu olguların tamamını heybesinde taşıyan Bilge Kadın, fistanından çıkardığı bir tutam otu derin bir nefesle burnuna çekerek Diyar adlı kısrağını dörtnala mahmuzladı. Boz saçları rüzgâra kapılmış bir fular gibi hava boşluğunda dalgalanırken, kanat çırpmaktan yorgun düşen körpe güvercinler Bilge Kadının koynuna sığınıyor, tenine değen güvercinlerin sıcaklığıyla yalpa yapan mücadeleci ruhu kabuğunu kırıyor, arzuları genişliyordu.</p>

<p>Atlar yorulmuş, erzak tükenmeye yüz tutmuş, göz alabildiğine uzanan düzlükte kafile bitkin düşmüştü. Bilge Kadın, çaresizliğin kendisine doğru yürüdüğünü görünce güvercinlere sığındı.</p>

<p>“Artık mecalimiz tükendi.”</p>

<p>Bunu duyan güvercinlerin rehberi, üç renkli kraliçe Atlas, Simurg gibi yazgılarını arayan Atlasyalıları nehir yatağına yönlendirdi.</p>

<p>Bilge Kadın nehir kenarına oturdu. Yüzünü yıkadı. Gönlünü yalayan nidaların dilini çözememenin derin çöküntüsünde gözlerini kapadı. Ve ne hikmetse işte o an, iliklerinde katranlaşmış o mendebur sızıların karıncalandırdığı bedeninden ayrıldığını hissetti. O an saçlarını öpen kısrağın merhametiyle kendine geldi ve yüreğini genişleten sırrı fısıldadı:</p>

<p>Kafileyi talandan kurtaran güvercinlerin kutsal ruhunu kurgulayacağı masallarla çocuklara anlatacak, burayı yuvaya, yurda dönüştürecekti.</p>

<p>Ahali meraklı gözlerle neden burayı seçtiğini anlamaya çalışırken Bilge Kadın, dut ağacının dallarında sıralanan güvercinlere çevirdi gözlerini. Göç yolunda güvercinlerin yoldaşlığında vardıkları yerin, güvercinlerin ülkesi Atlasya olduğunu keşfetmişti; fakat meseleyi dillendirmemişti.</p>

<p>El becerisindeki maharetiyle bilinen ahalinin en cüsseli adamını yanına çağırıp nehir kenarında yükselen devasa kaya parçasını gösterdi:</p>

<p>“Yurdumuz buraya dikilecek.”</p>

<p>Ahalinin diğer cengâver yiğitlerine de buyruk verdi. Kelekler yapılacak, nehirde seyrana çıkılacak, mümkün olduğunda balık tutulacak, etraftaki üzüm bağlarının yemişleri toplanacaktı.</p>

<p>Bilge Kadın toprağa oturdu. Günlerce nehrin mırıldadığı şarkıları dinledi. Alın terinin, mücadelenin ve sevginin hikâyelerde çoğaldığı maziyi yâd etti. Zihninde yegâne bir anafor dolanıp durdu:</p>

<p>Kadın kıymetli ve kutsaldı.</p>

<p>Bilge Kadından asırlar sonra doğan torunu Amida, kuşaklar boyu fısıldanan anlatının etkisiyle bir gece rüya âleminde Bilge Kadınla karşılaştı. Koca dut ağacından yapılmış bastonunu toprağa vuran Bilge Kadın, birkaç nesil sonra Amida’nın bedeninde gezinen o sızıların mutluluk memleketi hayalinin artçıları olduğunu söyledi. Sadece toprağın, malın, mülkün, ziynet eşyalarının değil, hayallerin de miras kalabileceği sırrını Amida’nın yüreğine nakşetti. Belindeki atlas şalı Amida’nın saçlarına bağladı.</p>

<p>Mutluluk ve mimari arasında gizemli bir bağ vardı.</p>

<p>Bu sırra hâiz olmanın kıvancına nâil görülen İmparatoriçe Amida, sabah uyandığı gibi en becerikli taş ustalarını çağırtıp toprağa çizdiği projenin hayata geçirilmesi için kendine has, rakımlı bir üslupla buyruk verdi. Ustalar can havliyle çalışırken mutluluk memleketini ziyaret eden bir âlim, fırsat verilirseAtlasya’nın, yani atlas güvercinler diyarının, şaheser gibi dilden dile dolaşacak surlarının panoramasını anlattı.</p>

<p>Amida hayretler içindeydi.</p>

<p>Rüyada gördüğü Bilge Kadın, elindeki güvercini ona uzatmış ve ziyarete gelecek misafirin çift olan başparmağını göstermişti. Amida projeye şerh koydu: Yapılacak eserin her yanına imgeler eklenecekti. Eserin en güzel bölümüne Bilge Kadın çizilecekti.</p>

<p>Bir de projenin çizimlerini istedi.</p>

<p>Dut ağacından yaptırdığı sandığı atlas örtülerle sarıp sarmaladıktan sonra Kırklar Dağı’ndaki mağaralardan birine sakladı. Büyücüleri tembihledi. Nehrin etrafı insan kalabalığından görünmeyecek, kalabalıkların bu memlekette şenlikler tertip edeceği zamana kadar kimseler bu sandığa erişemeyecekti.</p>

<p>Anlatıcılar Meclisi’ni topladı. Kırklar mağarasında gerçekleşen cinli, perili, envaiçeşit akıl almaz meselenin memlekette dillere pelesenk olmasını istedi. Sonra halkını toplayıp dans şenliklerinde mutluluk memleketini kutsadığını ilan etti.</p>

<p>Şenlikten sonra kâhinlere emir yağdırdı. Kâhinlerin verdiği bilgileri yüreğinde sakladığı sırla harmanlayıp büyücülerden aldığı iksiri surlara sürdü. Yumurta akı, süt ve çeşitli nebatatların karışımından yapılan iksirin bir örneğini de surların bir yerine sakladı.</p>

<p>Rivayet odur ki Anlatıcılar Meclisi’yle yaptığı son toplantıda, şaheserlerin dillere destan olabilmesinde memleket aşkını dava kabul edeceklerin âbıhayat suyunu tadabileceklerini fısıldayarak ruhunu memleketin her yanına işledi. Mutluluk memleketini koruyacak iksirin, toplantıya katılan anlatıcıların imparatoriçeyle birlikte dillendirdikleri şarkı olduğu söylenir.</p>

<p>Bu şarkıyı rüya buluşmasında Bilge Kadın öğretmişti nesiller sonraki torunu Amida’ya.</p>

<p>İmparatoriçeden sonra nice medeniyet şehri zapt etti, surları yaktı, yıktı, restore etti. Fakat hâlâ bu surlar mutluluk memleketinin tılsımını koruyor. Evrendeki en görkemli yapılardan biri olarak zamanın karşısında duruyor.</p>

<p>Chulhan, Anlatı Krizi adlı eserinde “Yaşamak anlatmaktır.”der.</p>

<p>Bu bağlamda anlatıların niteliğini belirleyen paradigma, zamana direnebilmesidir. Rönesans ve Reform hareketleri Avrupa kıtasında Antik Yunan anlatılarını yeniden gündeme taşıdı. Panteon mimarisinden edinilen veriler estetik görkemle harmanlanarak yeni göstergelerin oluşmasına katkı sağladı. Aslında İpek Yolu’yla başlayan bilincin taşınması, görselin kopyalanması ve biçimlerin başka coğrafyalarda yeniden üretilmesi gibi özel durumları medeniyetin belleğine işlemeyi görev edindi. Babil’in Asma Bahçeleriyle başlayan yaşanan yeri güzelleştirme ideali hâlâ canlılığını koruyor.</p>

<p>Biz yine mutluluk memleketinin mimari anlatılarına dönelim.</p>

<p>Surların tadilat ve tamirat çalışmaları için belirlenen usta ile çıraktan geriye Ben u Sen Burcu kalmıştır. Bu anlatı kronik bir hüzün taşıdığı için ayrıntılarını bir kenara bırakarak medeniyet yoluna devam ediyorum.</p>

<p>Cervantes’in yarattığı kahramanlar sayesinde anlatılar kıtadan kıtaya sekerek şöhretlendi. İpek Yolu’ndan medeniyet yoluna aktarılan icatların sunduğu koşullar sayesinde bedensel güç, hırçın aktüeller, masraflı çatışmalar ve gösterişli çarpışmalar yerini renklerin dansına bıraktı. Artık gövdesi iri fedailerin vuruştuğu kanlı zaferlerin yerini, belleği kallavi, kalemi hisli yazı ustalarının çetrefilli kelime oyunları almıştı tarih sahnesinde.</p>

<p>Anlatılar çoğaldıkça anlatı memleketleri parıldamaya, rüyaları süslemeye, gönülleri yakmaya yüzünü dönmüş taze bir çağ vardı.</p>

<p>İsfahan’a tacını gelin olarak takmak isteyen zihniyetin yerini, Paris’te bir bina dairesinde prenses olmayı tercih eden; hazine sandıklarını umursamadan kitap raflarında yüreğine parlantalar takmaya niyetli, kendi varlığını arayan bir efsun evreni kuşatmıştı. Paris hayali evrenin dört yanına dağılınca orada kaleme alınan eserlerin tanınırlığı da çoğaldı.</p>

<p>Modernizm, toprağın yerini beton, çelik ve demire bırakması yönündeki ısrarı güçlendirince avlulu evlerin yerini bina daireleri aldı. Mimari, yeni keşiflere uyum sağlamakta gecikmedi. Aynı aile üyelerinden oluşan kalabalık avluların yerini, farklı bölgelerden göç etmiş insanların salon toplantıları aldı. Mahalle kültürünün ünlü gölge baskı kavramı, elâlemmetaforu tahtından edildi; yerini bireyselliğin bütün koşullarını bedenine giydirme modasına kapılmış bir kuşağın söylemleri doldurdu.</p>

<p>Çıkmaz sokaklı evlerin yerine dikilen camdan plazalar da insan ilişkilerini böl, parçala, yönet modelinin gizli paranoyası olarak âlemi gezinmekte.</p>

<p>Bina kültürü, tarihin en eski imgelerinden biri olarak karşımıza çıkar. Babil Kulesi bu düşüncenin en görkemli yapıtlarından biri olarak zihinleri meşgul eder.</p>

<p>Mağara duvarlarına çizilen resimlerle başlayan sanat ve mimari yoldaşlığı, surlara kazınan rölyefler, binalara takılan levhalarla farklı formlar kazanarak sürdü. Arada değinmeyi unuttuğumuz konaklar, saraylar ve yalılar bu ilişkinin en gösterişli yapıtlarıdır. Tavana çizilen manzara resimlerinden duvar kâğıtlarına, vitraylı pencerelerden ahşabın mücevher işçiliği kadar önem kazandığı kapılara ve mutluluğun imzası gibi düşünülebilen öz sermayemiz tabana işlenen ebru sanatının nimetlerine kadar uzanan bütün bu ayrıntılar, konunun daha somut örneklerle anlaşılması bakımından önemlidir.</p>

<p>Kurgusal metin dehası Saramago’nun mutluluk tanımıyla tarihsel anlatı motifinden rölatif ifade tonuna geçelim.</p>

<p>“Mutluluk, insanın kendine aklıyla baktığı ilk andır.”</p>

<p>Akıl mutluluğa yol gösterici midir?</p>

<p>Mimari üzerinden konuyu irdeleyelim.</p>

<p>Medreselerde sınıf olarak tasarlanan bölümleri görmek istediğinizde kapıların oldukça düşük yapıldığı için eğilerek girmeniz gerekir. Bu bilinçli bir tasarımdır. Âlimlerin karşısına çıkan talebelere saygının gücü gösterilir. Mabedlerin tamamına bakıldığında mimari özellik açısından ışığa önem verilmesi de bir tesadüf değildir kanımca. Işığın insana iyi geldiği bilgisine sahip olmaları, asırlar sonra gelen bir tecrübenin ifşası olur. “Işık girmeyen eve hekim girer.” bilincinin kuşaktan kuşağa aktarılması gibi…</p>

<p><a name="sonuç"></a>Mimariye yalnızca taşın, toprağın, demirin ve ahşabın biçimlenmiş hâli olarak bakmak, insanın mekânla kurduğu ilişkinin büyük bölümünü görmezden gelmek olur. Çünkü insan kendisini yalnızca sözlerle anlatmaz. Bazen bir kapının yüksekliğinde, bir pencerenin yönünde, bir avlunun genişliğinde, bir kubbenin göğe açılışında, bir duvarın üzerindeki kabartmada ve hatta bir yapının ışığı içeri alma biçiminde kendisini anlatır.</p>

<p>Atlasya’nın hikâyesi tam da burada anlam kazanır.</p>

<p>Bilge Kadın önce bir şehir değil, bir sığınak hayal etmişti. Amida ise yüzyıllar sonra bu hayali taşın diline çevirmişti. Aralarındaki bağı sağlayan şey kan değil yalnızca; hafızaydı. Rüya, bu hafızanın iki zaman arasındaki köprüsü olmuştu. Dut ağacı, güvercin, nehir, atlas şal, sandık, sur ve şarkı ise bu köprünün işaret taşlarıydı.</p>

<p>Demek ki mimari, yalnızca yaşayanların değil, henüz doğmamış olanların da dünyasına hitap edebilir.</p>

<p>Bir yapı bazen geçmişten geleceğe bırakılmış uzun bir mektuptur. Onu yazanlar taş ustalarıdır ama cümlelerini kuran, o yapıya yüklenen anlamdır. Şehirler bu yüzden yalnızca yükselmez; anlatılır. Surlar yalnızca korunmak için örülmez; hatırlamak için de ayakta tutulur. Meydanlar yalnızca insanların toplandığı boşluklar değildir; ortak hafızanın görünür hâle geldiği alanlardır.</p>

<p>Modern zamanın cam, beton ve çelikten yükselen yapıları insana yeni imkânlar sundu. Fakat yeni olan her şeyin insanı daha mutlu edeceği düşüncesi, mimarinin en eski sorusunu ortadan kaldırmadı: İnsan nerede kendisi olabilir?</p>

<p>Belki de asıl mesele budur.</p>

<p>İnsanın kendisi olabildiği yer, onun gerçek evidir.</p>

<p>Işığın içeri girdiği, gölgenin dinlenmeye izin verdiği, komşunun sesinin tamamen yabancılaşmadığı, çocukların avluda koşabildiği, yaşlının kapı önünde oturabildiği, hikâyelerin duvarlara sinip geceleri yeniden konuşabildiği bir mekân yalnızca yapı değildir. Orası insanın dünyayla barıştığı yerdir.</p>

<p>Bu nedenle mutluluk ile mimari arasındaki bağ, ilk bakışta sanıldığından daha derindir.</p>

<p>Mutluluk, insanın yaşadığı yeri kendisine ait hissetmesiyle başlar. Aidiyet, hafızayla güçlenir. Hafıza anlatıyla korunur. Anlatı ise bir gün taşa, ağaca, suya, sokağa ve yapıya dönüşür.</p>

<p>Atlasya’nın surlarında saklanan tılsım belki de budur.</p>

<p>İksir değil.</p>

<p>Büyü değil.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kâhinlerin sözü de değil.</p>

<p>Asıl tılsım, bir halkın kendi hikâyesini unutmamasıdır.</p>

<p>Çünkü insan unuttuğunda şehir de sessizleşir. Şehir sustuğunda taşlar yalnızca taş olarak kalır. Fakat bir çocuk, dut ağacının altında oturup Bilge Kadının hikâyesini dinlemeye devam ediyorsa; bir genç surların gölgesinde geçmişi merak ediyorsa; bir usta eski bir yapının taşına dokunurken kendisinden önce orada çalışan elleri düşünüyorsa, medeniyet hâlâ nefes alıyor demektir.</p>

<p>Mimarinin fısıltısı da işte o nefeste duyulur.</p>

<p>Bazen bir nehrin mırıltısına karışır.</p>

<p>Bazen bir güvercinin kanadında yükselir.</p>

<p>Bazen eski bir kapının eşiğinde insanı eğilmeye mecbur eder.</p>

<p>Bazen bir pencerenin içeri aldığı ışıkta belirir.</p>

<p>Ve bazen, yüzyıllar boyunca susmuş bir taşın içinden çıkıp insanın kulağına yalnızca bir cümle söyler:</p>

<p>“Beni unutma.”</p>

<p>Belki bütün medeniyetlerin en büyük mimari projesi de budur: Unutmamak.</p>

<p>Çünkü insanın inşa ettiği yapılar bir gün yıkılabilir. Surlar aşılabilir, saraylar harabeye dönebilir, meydanlar değişebilir,şehirler başka isimlerle çağrılabilir. Fakat hafızaya yerleşen bir anlatı, yeni bir insanın yüreğinde yeniden kurulabilir.</p>

<p>Atlasya bu yüzden yalnızca bir şehir değildir.</p>

<p>Atlasya, insanın acının içinden mutluluğa, göçün içinden yurda, rüyanın içinden mimariye ve unutuluşun kıyısından hatırlamaya doğru yaptığı uzun yürüyüştür.</p>

<p>Ve belki de her şehir, kendi Atlasya’sını ararken kurulur.</p>

<p>İbrahim Atlasçı</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/mimarinin-fisiltilari-1</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 12:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/08/9c4b565c-b210-424b-adba-fd2746f4d469.jpeg" type="image/jpeg" length="55237"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şiir: Kelimelerin Büyülü Bahçesi]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/siir-kelimelerin-buyulu-bahcesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/siir-kelimelerin-buyulu-bahcesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İnsan, konuşurken dünyayı anlatır; şiir yazarken kendini ve insanlığı...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yeryüzü, insanın parmak izleriyle, bıraktığı kelimelerle, medeniyet imgeleriyle anlam kazanır. İnsan, dünyanın hikâyesini daha değerli kılan bir varlıktır. Anlamdırma işlemi sırasında her şeyi etiketler, buna “isim” denir. Sonra varlıklar arasında bir hareket dizgesi geliştirir ve bunu da anlamlandırır, buna “fiil” denir. Sonra “özne” ve “yüklem ”in yerini bulur, kocaman bir gramer inşa eder. Şiir, bu gramerin en zarif mimarisidir.</p>

<p>O, insanın varoluşunu anlamlandırma çabasının en incelikli biçimidir. Düşüncenin duyguya, duygunun sese, sesin ise sessizliğe dönüştüğü yerdir şiir. Büyülüdür, içtendir. Nakış nakış işlenmiştir sözün coğrafyasına. Belki de bu nedenle insanlık tarihi, şiirin tarihidir. İlk ağıtlar, ilk dualar, ilk aşk itirafları ve ilk isyanlar şiirle dile geldi. Çünkü şiir, insanın konuşmaktan çok hissettiği anlarda doğdu. Dilin sınırlarının bittiği yerde şiir başladı.</p>

<p>Şiir bütün dillerin anası sayılır. Şiiri olmayan dil yoktur. Şiiriuyaklarla, ölçülerle ya da estetik biçimlerle açıklamak eksik kalır. Şiir, kelimelerin anlamlarını aşarak birbirine dokunduğu görünmez bir evrendir. Her kelime, yanındaki kelimeden yeni bir ruh devralır. "Toprak" tek başına yalnızca bir varlıkken, "anne toprağı" dediğimizde özleme dönüşür; "yağmur", "çocukluk" ile buluştuğunda hatıraların kapısını aralar. Şairin asıl mahareti de burada başlar. O, kelimeleri yan yana getirmez; onların arasında görünmeyen duygusal köprüler kurar. Şiir yeni bir nehre döner, yeni bir yatak bulur ve insanlık muhitine doğru akar.</p>

<p>Şiirin büyüsü, tam da bu geçişlerde gizlidir. Okur, bir dizeden diğerine kendi iç coğrafyasında da uzun bir yolculuğa çıkar. Bazen yıllardır unuttuğu bir yüzle karşılaşır, bazen hiç tanım<a name="_GoBack"></a>adığı bir acının ağırlığını hisseder. Şiir, okuru ikna etmeye çalışmaz; ona kendi hakikatini yeniden keşfetme cesareti verir. Belki de şiirin büyüsü ve büyüklüğü buradan gelir.</p>

<p>Ahmet Telli'nin şiirine baktığımızda bu hüznün ve nostaljininen yalın hâlini görürüz. Onun dizelerinde hüzün, edilgen bir bekleyiş olmaktan çıkar; insan onurunu ayakta tutan sessiz bir bakışa dönüşür. Yalnızlık, umutsuzluk ya da sürgün duygusu bile insana yenilgiyi değil, dayanmayı öğretir. Ahmet Telli'nin şiirindeki melankoli, karanlığı büyütmez; karanlığın içinde insanın omzuna konan küçük bir umut kuşunu korur. Onun şiiri, kırılganlığın estetiğidir, sadedir, içtendir. Kuşların sürekli dolaştığı bir yağmur mevsimidir şiiri.</p>

<p>Sezai Karakoç ise şiire başka bir kapıdan yaklaşır. Onun şiiri, yalnızca bireyin iç dünyasını, toplumun medeniyet hafızasını da taşır. Her dize, geçmiş ile gelecek arasında kurulmuş metafizik bir köprü gibidir. Şiir, onun dünyasında hakikate doğru yapılan uzun bir yürüyüştür. "Diriliş" düşüncesi toplumun yeniden ayağa kalkmasını, insan ruhunun kendi özüne dönüşünü de ifade eder. Bu yüzden Karakoç'un şiiri okunurken kendi vicdanıyla da karşılaşır. Bir de eski aşklar bitmeyen bir senfoni olarak şiirinin belli katmanlarında varlığını hissettirir.</p>

<p>Cemal Süreya ise şiire bambaşka bir nefes kazandırır. O, aşkı iki insan arasındaki yakınlık olarak görmez; hayatın bütün ayrıntılarına yayılan estetik bir bakış biçimine dönüştürür. Onun dizelerinde bir sokak lambası, bir tren istasyonu ya da sıradan bir bakış bile şiirin merkezine yerleşebilir. Çünkü Cemal Süreya, büyük hakikatlerin küçük ayrıntılarda gizlendiğini bilen şairlerdendir. Kelimeleri gündelik hayattan alır; fakat onlara hiç kimsenin görmediği yeni bir anlam kazandırır. Şiir, onun elinde daha özgün bir kimliğe dönüşür.<img alt="E60E8E15 B951 4706 Bcb3 Ba287E6F1746" height="533" src="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/07/e60e8e15-b951-4706-bcb3-ba287e6f1746.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<p>Bu üç büyük şiir anlayışı, aslında şiirin üç temel damarını da gösterir. Ahmet Telli insana vicdanını, Sezai Karakoç ruhunu, Cemal Süreya ise kalbini hatırlatır. Biri dayanmayı öğretir, biri dirilmeyi, diğeri ise sevmeyi… Üçü de aynı kaynaktan beslenir: insanı anlamaktan, insanı yeniden keşfetmekten.</p>

<p>Peki, insan neden şiire ihtiyaç duyar?</p>

<p>İnsan yalnızca aklıyla yaşamaz. Onun hafızasında kelimelerden önce sesler, seslerden önce duygular vardır. Günlük dil, ihtiyaçlarımızı karşılayabilir; fakat özlemi, pişmanlığı, yalnızlığı, aşkı ya da ölümü bütün derinliğiyle anlatamaz. İşte şiir, dilin yetersiz kaldığı yerde başlar. O, konuşulamayanın dilidir, dilin kendini yeniden var etme biçimidir.</p>

<p>Şiir okuyan insanın dünyası da değişir. Şiir, insana yenikelimeler kazandırmakla kalmaz; yeni bakışlar, yeni imgeler, yeni sözlükler kazandırır. Aynı ağaca daha dikkatli bakmayı, aynı gökyüzünü başka bir gözle seyretmeyi öğretir. İyi bir şiirden sonra hiçbir yağmur eskisi gibi yağmaz; hiçbir sonbahar aynı sessizlikte yaşanmaz. Şiir, eşyayı değiştirmez ama ona bakan insanı değiştirir, eşyanın, kuşların, yağmurun hikâyesini yeniden yazar.</p>

<p>Sanatın bütün dalları insana güzeli gösterir; şiir ise güzelin ardındaki hakikati arar. Resim göze, müzik kulağa, heykel dokunma duyusuna seslenebilir. Şiir ise doğrudan insanın vicdanına ulaşır. Çünkü şiirin gerçek malzemesi dil işçiliğidir, samimiyettir yani insandır.<img alt="80F97B57 235B 4B49 83Ef E1D30B7A0A88" height="1537" src="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/07/80f97b57-235b-4b49-83ef-e1d30b7a0a88.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1023" /></p>

<p>Belki de modern çağın en büyük yoksulluğu, şiirden uzaklaşmasıdır. Hızın kutsandığı, tüketimin alkışlandığı bir dünyada şiir, yavaşlamanın ve derinleşmenin son sığınağıdır. Şiir okuyan insan, zamana teslim olmaz; zamanla konuşmayı öğrenir. Bu yüzden şiir, çağın gürültüsüne karşı insan ruhunun sessiz itirazıdır. O, görünmeyeni gören, duyulmayanı işiten, herkesin geçtiği yolda kimsenin fark etmediği ayrıntıyı insanlığa gösteren kişidir. Şair, kelimelerin mimarı değil; anlamın bahçıvanıdır. Her şiir, onun ellerinde sabırla büyüttüğü bir bahçedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sonuç; olarak şiir, insanın kendine yazdığı en uzun mektuptur. Değerli Dostum şair Yılmaz Odabaşı’nın sıklık hatırlattığı gibi; bir toplum şiirini kaybettiğinde sadece edebiyatını değil; merhametini, inceliğini ve hayal kurma kudretini de yitirir. Çünkü şiir, insan ruhunun estetik hafızasıdır. O hafıza silinirse geriye yalnızca konuşan insanlar kalır; hisseden insanlar değil.</p>

<p>Şiirin düşüşü, medeniyet krizinin çarpıcı bir belirtisidir. Belkide bu yüzden şiir hiçbir zaman eskimeyecektir, eskimemelidir. İnsan var oldukça özlem olacak, aşk olacak, ölüm olacak, umut olacak. Ve bunların her biri, bir gün mutlaka bir şairin kaleminde yeniden dile gelecektir. Çünkü şiir, insan olmanın en zarif, en derin ve en sahici biçimidir. Yaşasın şiir!</p>

<p>Ferman Salmış </p>

<p><br />
<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/siir-kelimelerin-buyulu-bahcesi</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Jul 2026 11:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/07/53cc4525-8d46-408f-9f6a-e5986b0cf034.jpeg" type="image/jpeg" length="58227"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ahmet Telli Şiirinde Hüzün ve Söyleyiş Estetiği]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/ahmet-telli-siirinde-huzun-ve-soyleyis-estetigi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/ahmet-telli-siirinde-huzun-ve-soyleyis-estetigi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Özletiyor seni bu yağmurlar, / bir bardak çay gibi içiyorum kokunu…"]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>“Hayat, şiirle umuda tutunur”, bunu onun şiirlerinden öğrendik. Bir şairi kullandığı kelimelerle tanımlamak eksik kalır yine de. Şiir, belki de bir kelimeler atlası olmaktan ziyade, onların arasında dolaşan sessizliğin de sanatıdır. Ahmet Telli ‘nin şiiri tam da bu sessizliğin içinden yükselir. Onun dizelerinde hüzün düşünülmüş, olgunlaşmış ve estetik bir söyleyişe dönüşmüş varoluş hâlidir. Şiirindeki estetik söyleyiş ve dalgalanma, şiirin akılda kalmasına önemli bir katkı sağlar. Sakin ve uçsuz bucaksız düşlerle akıp gider şiiri. Güçlü dizeleri vardır:</p>

<p>Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider<br />
bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında<br />
yanlış adresteydik, ‘kimliksizdik' belki<br />
sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar<br />
biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı<br />
üşür müydük narçiçekleri ürperirken…</p>

<p><strong>Gidersen kim sular fesleğenleri</strong><br />
<strong>kuşlar nereye sığınır akşam olunca…</strong></p>

<p>Bu yüzden Telli'nin şiiri; dinlenir, hissedilir ve uzun süre zihinde yankılanır. Bir gölge, bir ışık gibi hepimizin yüreğine, gözlerine dokunur geçer.</p>

<p>Ahmet Telli, Türk şiirinde hüznü insanın içsel olgunluğunun dili hâline getiren şairlerden biridir. Onun şiirlerinde acı, gösterişli bir dramatizme yaslanmaz; ağırbaşlıdır. Keder, bağırarak değil, insanın içine usulca yerleşerek konuşur. Şair, hüznü bir mağlubiyeti dile getirirken, insanı derinleştiren bir tecrübe olarak kavrar. Böylece şiir, bireysel acının ötesine geçerek ortak insanlık hâline dönüşür.</p>

<p>Telli'nin söyleyiş estetiğini belirleyen en önemli unsur, kelimelerin yükünü artırmadan anlamı derinleştirebilmesidir. Şiirlerinde büyük kavramlar bulunur; aşk, ölüm, yalnızlık, sürgün, umut, direniş... Ancak bu kavramlar hiçbir zaman soyut bir felsefenin soğuk diliyle kurulmaz. Şair, gündelik hayatın sade kelimelerini imgesel bir atmosfer içinde yeniden anlamlandırır. Okur, ilk bakışta yalın görünen dizelerin ardında katman katman çoğalan çağrışımlarla karşılaşır. Belki de şiirinin kapısından böylesi mütevazı bir karşılama ile girilmesi, okuru da özel kılar.</p>

<p>Onun şiirinde imge, görünmeyeni görünür kılmanın aracıdır. Ahmet Telli'nin metaforları okuru yormaz; aksine düşünmeye davet eder. Şair, sözü karartan değil, sözü derinleştiren bir imge dünyası kurar. Bu nedenle dizeleri ilk okumada dokunur, ikinci okumada düşündürür, üçüncü okumada ise insanın kendi hayatıyla konuşmaya başlar. Herkes kendinden bir parça bulur onun şiirinde. Yaşadığı dönemin şarkıları, hüzünleri, kederi kelimelerin yüzündü durur.</p>

<p>Ahmet Telli'nin söyleyişindeki musikiyi oluşturan en önemli özelliklerden biri iç ritimdir. Geleneksel ölçüye bağlı kalmaksızın kurduğu ses örgüsü, şiire doğal bir akış kazandırır.</p>

<p>Cümleler nefes alır; duraklar, susar, yeniden konuşur. Okur, şiiri kulağıyla da takip eder. Sözcüklerin seçimi kadar susuşların yerleştirilişi de bu estetiğin ayrılmaz parçasıdır.</p>

<p>Şairin dili retorikten uzaktır. Büyük cümleler kurmak yerine büyük duyguların sade karşılıklarını arar. Onun şiirinde gösteriş değil, içtenlik öne çıkar. Onun söyleyişi, okuru etkilemek için kurulmuş bir hitabet değil; insanın kendi kendisiyle yaptığı uzun konuşmaların şiire dönüşmüş biçimidir. Kelimeler de buna göre kendine yeni bir kıvam ve biçim bulur. Hüzün ile umut arasındaki denge, Ahmet Telli şiirinin en özgün taraflarından biridir. Şair karamsarlığı estetize etmez. Acıyı anlatırken bile geleceğin ihtimalini diri tutar.</p>

<p>İpince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne</p>

<p>sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz</p>

<p><strong>Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün</strong></p>

<p>Çünkü onun şiirinde umut, gürültülü bir iyimserlik olmanın ötesinde; yıkıntılar arasında yeşeren sessiz bir var olma biçimidir. Bu nedenle Telli'nin dizelerinde umutsuzluk bile insanı hayattan koparmaz; aksine yaşama tutunmanın yeni anlamlarını düşündürür.</p>

<p>Şairin söyleyiş estetiği, yalnız bireysel lirizmle sınırlı değildir. Onun şiirinde toplumsal hafıza güçlü bir damar olarak akar. Kentler, meydanlar, sürgünler, kayıplar ve unutulmuş yüzler yalnızca tarihsel göndermeler değildir; şiirin yaşayan karakterleridir. Şair, bireyin iç dünyasını toplumun ortak vicdanıyla buluşturur. Böylece kişisel olan, toplumsal; toplumsal olan ise evrensel bir anlam kazanır.</p>

<p>Şiirlerinde dikkat çeken bir başka özellik de sessizliğin kullanımıdır. Bazı dizeler tamamlanmış görünür; fakat anlamları okurun zihninde devam eder. Telli, söylemediği kadar söyledikleriyle de güçlüdür. Çünkü gerçek şiirin, kelimelerin bittiği yerde başladığını bilir. Onun dizelerinde boşluklar, anlamın eksikliği değil; okurun katılımına bırakılmış estetik alanlardır.</p>

<p>Ahmet Telli'nin şiiri, modern Türk şiirinde söyleyişin ahlakını yeniden hatırlatan önemli örneklerden biridir, onun için dil, insan olmanın da biçimidir. Kelimeler özen ister, çünkü insanın vicdanı çoğu zaman dilinde görünür. Bu nedenle Telli'nin şiiri, estetik olduğu kadar etik bir duruşun da ifadesidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Onun şiiri, okuru yüksek sesle etkilemeye çalışmaz. Sessizce yanına oturur, birlikte geçmişe bakar, bugünü sorgular ve geleceğe dair kırılgan ama güçlü bir umut bırakır. Belki de gerçek şiirin en büyük başarısı budur: İnsana kendi sesini yeniden duyurabilmek.</p>

<p>Ahmet Telli ile otuz yılı aşkın bir dostluğumuz vardı; dost meclislerinde çokça oturduk. Kendisini birçok yerde, şehirde söyleşileri ve şiirleriyle dinledim. Çokça hasbihal ettik, hayata, sanata, umuda dair çokça konuştuk.</p>

<p>Onunla en son, Diyarbakır’a Şükrü Erbaş ile birlikte geldiği bir kafede; şiir okuduğu, söyleşi yaptığı gün sohbet ettik. Güzel bir gündü, şiir doluydu. Beni, kendisini eskisi gibi sık aramadığımı söyleyerek bana küçük bir sitemde bulundu. Sonra bana sarıldı, gözleri doldu; ben de onun başını öperek ona karşı saygı ve sevgimi dile getirdim. Bunu görenler hüzünlendiler. Bu, Diyarbakır’a ve bizlere bir veda gibiydi. İki ay sonra da hastalığını öğrendim. Hastanedeyken sıklıkla aradım ve acil şifalar diledim. En son, kendisi benim</p>

<p>telefonuma çıktı ve uzunca sohbet ettik. Umutluydu, bu hastalığı yenme konusunda iyimserdi, şiiri gibiydi. Nurlar içinde yatsın, şiirinin gölgesinde hep hayat olsun…</p>

<p>Ahmet Telli</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/ahmet-telli-siirinde-huzun-ve-soyleyis-estetigi-1</guid>
      <pubDate>Tue, 14 Jul 2026 17:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/07/whatsapp-image-2026-07-14-at-142622.jpeg" type="image/jpeg" length="78469"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ahmet Telli Şiirinde Hüzün ve Söyleyiş Estetiği]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/ahmet-telli-siirinde-huzun-ve-soyleyis-estetigi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/ahmet-telli-siirinde-huzun-ve-soyleyis-estetigi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Özletiyor seni bu yağmurlar, / bir bardak çay gibi içiyorum kokunu…"]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>“Hayat, şiirle umuda tutunur”, bunu onun şiirlerinden öğrendik. Bir şairi kullandığı kelimelerle tanımlamak eksik kalır yine de. Şiir, belki de bir kelimeler atlası olmaktan ziyade, onların arasında dolaşan sessizliğin de sanatıdır. Ahmet Telli ‘nin şiiri tam da bu sessizliğin içinden yükselir. Onun dizelerinde hüzün düşünülmüş, olgunlaşmış ve estetik bir söyleyişe dönüşmüş varoluş hâlidir. Şiirindeki estetik söyleyiş ve dalgalanma, şiirin akılda kalmasına önemli bir katkı sağlar. Sakin ve uçsuz bucaksız düşlerle akıp gider şiiri. Güçlü dizeleri vardır:<br />
 </p>

<p>Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider<br />
bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında<br />
yanlış adresteydik, ‘kimliksizdik' belki<br />
sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar<br />
biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı<br />
üşür müydük narçiçekleri ürperirken…</p>

<p><strong>Gidersen kim sular fesleğenleri</strong><br />
<strong>kuşlar nereye sığınır akşam olunca…</strong></p>

<p>Bu yüzden Telli'nin şiiri; dinlenir, hissedilir ve uzun süre zihinde yankılanır. Bir gölge, bir ışık gibi hepimizin yüreğine, gözlerine dokunur geçer.</p>

<p>Ahmet Telli, Türk şiirinde hüznü insanın içsel olgunluğunun dili hâline getiren şairlerden biridir. Onun şiirlerinde acı, gösterişli bir dramatizme yaslanmaz; ağırbaşlıdır. Keder, bağırarak değil, insanın içine usulca yerleşerek konuşur. Şair, hüznü bir mağlubiyeti dile getirirken, insanı derinleştiren bir tecrübe olarak kavrar. Böylece şiir, bireysel acının ötesine geçerek ortak insanlık hâline dönüşür.</p>

<p>Telli'nin söyleyiş estetiğini belirleyen en önemli unsur, kelimelerin yükünü artırmadan anlamı derinleştirebilmesidir. Şiirlerinde büyük kavramlar bulunur; aşk, ölüm, yalnızlık, sürgün, umut, direniş... Ancak bu kavramlar hiçbir zaman soyut bir felsefenin soğuk diliyle kurulmaz. Şair, gündelik hayatın sade kelimelerini imgesel bir atmosfer içinde yeniden anlamlandırır. Okur, ilk bakışta yalın görünen dizelerin ardında katman katman çoğalan çağrışımlarla karşılaşır. Belki de şiirinin kapısından böylesi mütevazı bir karşılama ile girilmesi, okuru da özel kılar.</p>

<p>Onun şiirinde imge, görünmeyeni görünür kılmanın aracıdır. Ahmet Telli'nin metaforları okuru yormaz; aksine düşünmeye davet eder. Şair, sözü karartan değil, sözü derinleştiren bir imge dünyası kurar. Bu nedenle dizeleri ilk okumada dokunur, ikinci okumada düşündürür, üçüncü okumada ise insanın kendi hayatıyla konuşmaya başlar. Herkes kendinden bir parça bulur onun şiirinde. Yaşadığı dönemin şarkıları, hüzünleri, kederi kelimelerin yüzündü durur.</p>

<p>Ahmet Telli'nin söyleyişindeki musikiyi oluşturan en önemli özelliklerden biri iç ritimdir. Geleneksel ölçüye bağlı kalmaksızın kurduğu ses örgüsü, şiire doğal bir akış kazandırır.</p>

<p>Cümleler nefes alır; duraklar, susar, yeniden konuşur. Okur, şiiri kulağıyla da takip eder. Sözcüklerin seçimi kadar susuşların yerleştirilişi de bu estetiğin ayrılmaz parçasıdır.</p>

<p>Şairin dili retorikten uzaktır. Büyük cümleler kurmak yerine büyük duyguların sade karşılıklarını arar. Onun şiirinde gösteriş değil, içtenlik öne çıkar. Onun söyleyişi, okuru etkilemek için kurulmuş bir hitabet değil; insanın kendi kendisiyle yaptığı uzun konuşmaların şiire dönüşmüş biçimidir. Kelimeler de buna göre kendine yeni bir kıvam ve biçim bulur. Hüzün ile umut arasındaki denge, Ahmet Telli şiirinin en özgün taraflarından biridir. Şair karamsarlığı estetize etmez. Acıyı anlatırken bile geleceğin ihtimalini diri tutar.</p>

<p>İpince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz</p>

<p><strong>Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün</strong></p>

<p>Çünkü onun şiirinde umut, gürültülü bir iyimserlik olmanın ötesinde; yıkıntılar arasında yeşeren sessiz bir var olma biçimidir. Bu nedenle Telli'nin dizelerinde umutsuzluk bile insanı hayattan koparmaz; aksine yaşama tutunmanın yeni anlamlarını düşündürür.</p>

<p>Şairin söyleyiş estetiği, yalnız bireysel lirizmle sınırlı değildir. Onun şiirinde toplumsal hafıza güçlü bir damar olarak akar. Kentler, meydanlar, sürgünler, kayıplar ve unutulmuş yüzler yalnızca tarihsel göndermeler değildir; şiirin yaşayan karakterleridir. Şair, bireyin iç dünyasını toplumun ortak vicdanıyla buluşturur. Böylece kişisel olan, toplumsal; toplumsal olan ise evrensel bir anlam kazanır.</p>

<p>Şiirlerinde dikkat çeken bir başka özellik de sessizliğin kullanımıdır. Bazı dizeler tamamlanmış görünür; fakat anlamları okurun zihninde devam eder. Telli, söylemediği kadar söyledikleriyle de güçlüdür. Çünkü gerçek şiirin, kelimelerin bittiği yerde başladığını bilir. Onun dizelerinde boşluklar, anlamın eksikliği değil; okurun katılımına bırakılmış estetik alanlardır.</p>

<p>Ahmet Telli'nin şiiri, modern Türk şiirinde söyleyişin ahlakını yeniden hatırlatan önemli örneklerden biridir, onun için dil, insan olmanın da biçimidir. Kelimeler özen ister, çünkü insanın vicdanı çoğu zaman dilinde görünür. Bu nedenle Telli'nin şiiri, estetik olduğu kadar etik bir duruşun da ifadesidir.</p>

<p>Onun şiiri, okuru yüksek sesle etkilemeye çalışmaz. Sessizce yanına oturur, birlikte geçmişe bakar, bugünü sorgular ve geleceğe dair kırılgan ama güçlü bir umut bırakır. Belki de gerçek şiirin en büyük başarısı budur: İnsana kendi sesini yeniden duyurabilmek.</p>

<p>Ahmet Telli ile otuz yılı aşkın bir dostluğumuz vardı; dost meclislerinde çokça oturduk. Kendisini birçok yerde, şehirde söyleşileri ve şiirleriyle dinledim. Çokça hasbihal ettik, hayata, sanata, umuda dair çokça konuştuk.</p>

<p>Onunla en son, Diyarbakır’a Şükrü Erbaş ile birlikte geldiği bir kafede; şiir okuduğu, söyleşi yaptığı gün sohbet ettik. Güzel bir gündü, şiir doluydu. Beni, kendisini eskisi gibi sık aramadığımı söyleyerek bana küçük bir sitemde bulundu. Sonra bana sarıldı, gözleri doldu; ben de onun başını öperek ona karşı saygı ve sevgimi dile getirdim. Bunu görenler hüzünlendiler. Bu, Diyarbakır’a ve bizlere bir veda gibiydi. İki ay sonra da hastalığını öğrendim. Hastanedeyken sıklıkla aradım ve acil şifalar diledim. En son, kendisi benimtelefonuma çıktı ve uzunca sohbet ettik. Umutluydu, bu hastalığı yenme konusunda iyimserdi, şiiri gibiydi. Nurlar içinde yatsın, şiirinin gölgesinde hep hayat olsun…</p>

<p>Ahmet Telli</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/ahmet-telli-siirinde-huzun-ve-soyleyis-estetigi</guid>
      <pubDate>Tue, 14 Jul 2026 16:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/07/whatsapp-image-2026-07-14-at-142622.jpeg" type="image/jpeg" length="98358"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mimarinin Fısıltıları]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/mimarinin-fisiltilari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/mimarinin-fisiltilari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Gerçek bir medeniyet önce taşa dokunur, sonra zamana. Taşın hafızası mimaridir; zamanın hafızası ise anlatı."]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kelimeler ve Çayönü Hikâyeleri</p>

<p>Düşü; gerçeğe dönüştüren bir tarih olarak mimari, insanlık serüveni kadar eskidir. Güzel ve estetik olana ilgi zamanla temel ihtiyaçlara, barınma gibi yapılara sanatsal ve estetik bir kimlik kazandırmıştır.</p>

<p></p>

<p>Sanat üzerine yürütülen tartışmaların en eski sorularından biri şudur: Mimarlık gerçekten bir sanat mıdır? Bir yapıyı sanat yapan, üzerinde taşıdığı büyük ustanın imzası mı; yoksa insan hayatını dönüştüren işlevi midir?</p>

<p>Bu kadim tartışmanın taraflarından birine yaslanmadan meseleye başka bir pencereden bakalım.</p>

<p>Çünkü sanatın asli gayesi, insana yeni bir bakış açısı kazandırmak, gündelik hayatın sıradanlığına gizlenmiş güzellikleri fark ettirmektir. İnsan bazen bir şiirle, bazen bir ezgiyle, bazen de taşların arasından yükselen sessiz bir duvarla kendisini yeniden tanır.</p>

<p>Alain de Botton, Mutluluğun Mimarisi adlı eserinde şu dikkat çekici tespiti yapar:</p>

<p>"Mimari sayesinde mutluluğun, şatafatsız ve kendi halinde duran narin nesnelerin güzelliğinde saklı olduğunu anlarız."</p>

<p><a name="_GoBack"></a></p>

<p>Bu cümleyi zihnimizin bavuluna özenle yerleştirdikten sonra mimarinin insan ruhunda bıraktığı izleri takip etmeye başlayabiliriz.</p>

<p>Uygarlık tarihinin en eski duraklarından biri olan Çayönü'ne vardığımızda bizi karşılayan manzara, yalnızca arkeolojik kalıntılardan ibaret değildir. Orada binlerce yıl öncesinden bugüne ulaşan güçlü bir anlatı bekler bizi.</p>

<p>Avcı-toplayıcı insan, kök salma düşüncesi taşımayan bir ömür sürüyordu. Günü kurtarmanın telaşıyla yaşayan bu insanlar zamanı avın peşinde tüketiyor, doğanın sunduklarını temel ihtiyaçlarıyla takas ederek hayatlarını devam ettiriyorlardı. Henüz toprağa ait değillerdi; dolayısıyla mekâna da...</p>

<p>Göçebelik, yalnızca bir yaşam biçimi değil, aynı zamanda zihinsel bir ikametsizlikti.</p>

<p>Fakat insan, hiçbir zaman yalnızca karnını doyurmak isteyen bir canlı olmadı.</p>

<p>Kendisinden öncekinin bıraktığı küçük birikimi devralan kuşaklar, doğanın sessiz öğretmenliğini dikkatle okumaya başladı. Rüzgârın yönünü, suyun huyunu, toprağın dilini, mevsimlerin ritmini çözmeye çalıştılar. Böylece korkularına isim verdiler; gök gürültüsünü tanımladılar, yıldızları kutsadılar, güneşin doğuşunu törenlerle karşıladılar.</p>

<p>İnsanlığın ilk ritüelleri böyle doğdu.</p>

<p>Aslında bütün bu davranışlar, düzensiz görünen hayatın içinde düzen arayışının ilk işaretleriydi.</p>

<p>İşte tam da bu noktada Çayönü, insanlık tarihinin yönünü değiştiren büyük bir eşiğe dönüştü.</p>

<p>Taşlarla çizilen ilk sınırlar yalnızca evlerin duvarları değildi; mahremiyetin, aidiyetin ve birlikte yaşama kültürünün de ilk mimari cümleleriydi. İnsan ilk kez toprağa "Ben burada yaşayacağım." dedi.</p>

<p>Bu cümle, uygarlığın en eski mimari manifestosuydu.</p>

<p></p>

<p>Mağara duvarlarına resimler çizen, ağaç kovuklarına sığınan insanlar belki estetik kaygılar taşımıyordu; fakat farkında olmadan insanlığın en büyük mirasını bırakıyorlardı.</p>

<p>Bugün o ilk sanatçıların adlarını bilmiyoruz.</p>

<p>İsimleri unutuldu.</p>

<p>Fakat eserleri kaldı.</p>

<p>Belki de insanlık tarihinin değişmeyen en büyük hakikati budur:</p>

<p>Üreten insan ölür; üretim yaşamaya devam eder.</p>

<p>Çayönü'nde tarımla tanışan insan, yalnızca buğday yetiştirmedi.</p>

<p>Sabır yetiştirdi.</p>

<p>Düzen yetiştirdi.</p>

<p>Gelecek yetiştirdi.</p>

<p>Taşın bilgisini yüreğinin sezgisiyle birleştiren insanlar, mimarlığı yalnızca barınak inşa etmek olarak görmediler; zamanı biçimlendiren sessiz bir sanat olarak yaşadılar. Her taş, gelecek kuşaklara bırakılmış bir cümleydi.</p>

<p>Onlar eserlerini bitirdiler.</p>

<p>Eserler ise onları tamamladı.</p>

<p></p>

<p>Bugün dünyanın en uzun surlarından biriyle karşılaştığımızda ya da binlerce yıl ayakta kalmayı başarmış bir yapının gölgesinde yürüdüğümüzde hissettiklerimizi tam anlamıyla tarif edemiyoruz.</p>

<p>İstatistikler ziyaretçi sayılarını kaydedebilir.</p>

<p>Turizm raporları ekonomik katkıları hesaplayabilir.</p>

<p>Fakat hiçbir bilim dalı, bir taş duvara dokunduğunda insanın kalbinde uyanan duyguyu ölçemez.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Mimari tam da burada sanat olur.</p>

<p>Çünkü taş konuşmaz. Ama insanı konuşturur. Duvar yürümez.Ama hafızayı yürütür. Sessizlik bazen en yüksek ses olur.</p>

<p>Mimarinin fısıltıları, zaman sandığında sakladığı sırları kulağımıza eğilerek söylemeye devam ederken biz hâlâ estetiği yalnızca gözün gördüğü güzellikten ibaret sanıyoruz.</p>

<p>Oysa gerçek estetik, ruhun hafızasında meydana gelen sarsıntıdır.</p>

<p></p>

<p>Mimari eserler yalnızca medeniyetlerin vitrini değildir; aynı zamanda hafızalarının delilidir.</p>

<p>Bir şehri gezen insanların dönüşte anlattıkları çoğu zaman gördükleri taşlar değil, o taşların ruhlarında uyandırdığı hislerdir.</p>

<p>Bu yüzden edebiyat ile mimarlık birbirinden ayrılmaz iki kardeştir.</p>

<p>İki Şehrin Hikâyesi okunmadan Avrupa sokaklarında dolaşmak eksik bir yolculuktur. Esmeralda'nın gölgesiyle tanışmadan Notre Dame'ın taşlarına bakmak, yapının ruhunu yalnızca taş sanmaktır.</p>

<p>Çünkü anlatılar, mekânlara ikinci bir ömür kazandırır.</p>

<p>Destanlaşan şehirler, önce kelimelerde yaşar; sonra haritalarda.</p>

<p></p>

<p>Boccaccio'nun şatosundan Binbir Gece Masalları'nın büyülü saraylarına…</p>

<p>Dostoyevski'nin satırlarında yeniden kurulan Moskova meydanlarından…</p>

<p>Márquez'in hayali Macondo'suna…Tanpınar'ın zamanın içinden yürüyen İstanbul'una… Kemal Varol'un yarı gerçek yarı düşsel Arkanya'sına… Ve hikâyelerle yeni evrenler kuran Borges'in sonsuz labirentlerine kadar uzanan bütün anlatılar bize aynı hakikati fısıldar:</p>

<p>Kelimeler de mimarlık yapar.</p>

<p>Tuğla yerine cümle, Harç yerine duygu, Taş yerine hayal kullanırlar.</p>

<p>Mühendislik eğitimi almış Oğuz Atay'ın zihninde yükselen kurgusal evrenler de bunun en güzel örneklerinden biridir.Çünkü büyük bir roman yazmak ile büyük bir şehir kurmak arasında sandığımızdan çok daha az fark vardır.</p>

<p>İkisi de sabır ister.</p>

<p>İkisi de ölçü ister.</p>

<p>İkisi de vicdan ister.</p>

<p>Tam bu noktada yanımıza dünyanın en büyük seyyahlarından biri oturuyor.</p>

<p>Marco Polo'nun sesi yüzyılları aşarak kulağımıza ulaşıyor:</p>

<p>"İnsanlık, ipek ticareti sayesinde dünyanın büyüklüğünü ve kültürlerin çeşitliliğini fark etti."</p>

<p>Belki de insanlık önce yolları keşfetmedi.</p>

<p>Önce birbirinin hikâyelerini keşfetti. Rivayet edilir ki Atlasya halkı, binlerce fersah öteden yola çıkmak zorunda kaldığında geride yalnızca evlerini bırakmadı. Göbek bağlarının gömülü olduğu toprağı…</p>

<p>Kahkahalarının yankısını… Çocukluklarının kokusunu…Yaşlılarının dualarını…</p>

<p>Ve mezar taşlarına sinmiş hatıralarını da geride bıraktı.Dağların arasında kuş sesleriyle başlayan sabahlar, zılgıtlarla yükselen düğünler, şifalı otların kokusu, masalların etrafında kurulan geceler artık yalnızca hafızanın ülkesi olmuştu.</p>

<p>Kıtlık büyümüş, su yolları kurumuş, hayvanlar telef olmuştu.Göç artık tercih değil, kaderdi. Kavmin en yaşlı kadını sessizce ayağa kalktı. Yıkılmış şehrin üzerinde daireler çizen güvercinlere uzun uzun baktı. Sonra yavaşça konuştu:</p>

<p>"Toprak bize küsmüyor; yalnızca bizi başka bir hikâyeye çağırıyor. Fırtınalar, kuruyan sular, eksilen neşemiz ve çoğalan öfkemiz aynı cümlenin farklı kelimeleridir. Bazen bir yurdu korumanın yolu, onu terk etmeyi bilmektir."</p>

<p>Kafile ağır ağır yürümeye başladı. Arkalarında taş evler kaldı.Önlerinde ise henüz kurulmamış şehirler… Henüz yazılmamış hikâyeler… Henüz inşa edilmemiş medeniyetler vardı.</p>

<p></p>

<p>Belki de bütün mimarlık tarihi tek bir sorunun cevabını aramaktadır: İnsan, dünyaya nasıl iz bırakır?</p>

<p>Cevap ne yalnızca taştadır ne de yalnızca kelimede. Gerçek cevap, taşın kelimeye; kelimenin zamana dönüşebildiği yerde saklıdır. Çünkü medeniyetler önce duvarlarını inşa eder; sonra o duvarların anlattığı hikâyeleri. Bir şehir, surlarıyla değil; insanına anlattığı masallarla yaşar. Bir yapı, yüksekliğiyle değil; yüzyıllar sonra bile kalplerde uyandırdığı yankıyla büyür.</p>

<p>Ve nihayet anlarız ki... Mimari, taşın dile gelmiş hâlidir.Edebiyat ise o taşın yüzyıllar sonra bile susmayı reddeden hafızasıdır. Mimari, bize güçlü hikâyeler anlatır her zaman. Belki de önemli mimari okuryazarı olabilmek. Taşlara ve mekânlara sinmiş sesleri yeniden dinleyebilmek, bizleri gerçek anlatıcı yapabilir.</p>

<p>İbrahim ATLASÇI</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/mimarinin-fisiltilari</guid>
      <pubDate>Mon, 13 Jul 2026 14:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/07/fd368af0-9b0f-4b7f-92f5-7ad97c6a9087.jpeg" type="image/jpeg" length="95652"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Teknoloji Bağımlılığı  Ekranı Değil, Sayfayı Kaydır: Gerçek Dünyaya Dönme Vakti]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/teknoloji-bagimliligi-ekrani-degil-sayfayi-kaydir-gercek-dunyaya-donme-vakti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/teknoloji-bagimliligi-ekrani-degil-sayfayi-kaydir-gercek-dunyaya-donme-vakti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sabah uyanır uyanmaz eliniz otomatik olarak telefona gidiyor, değil mi? Daha gözünüzün çapağını silmeden, baş parmağınız o sonsuzluk havuzunda aşağı doğru kaymaya başlıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bildirimler, videolar, asla bitmeyen bir 'akış'... Gün boyu binlerce kez tekrarladığımız bu mekanik hareket, farkında olmadan bizi ele geçiriyor. Parmaklarımız ekranları kaydırırken, hayat da avcumuzun içinden kayıp gidiyor.</p>

<p></p>

<p>Teknoloji, hayatı kolaylaştırmak için var. Ancak bugün geldiğimiz noktada biz teknolojiyi değil, teknoloji bizi kullanıyor. Sürekli bir şeyler kaçırma korkusuyla (FOMO) ekrana gömülüyor, beynimizi ucuz dopamin dalgalarıyla uyuşturuyoruz. Sonuç mu? Dağınık bir dikkat süresi, bitmeyen bir yorgunluk ve yalnızlık hissi.</p>

<p></p>

<p>Bu bağımlılık sarmalından çıkmanın en zarif yollarından biri yanı başımızda duruyor: Kitaplar.</p>

<p></p>

<p>Mesele sadece bilgi edinmek değil. Parmaklarınızla o soğuk ekran camını kaydırmak yerine, bir kitabın dokulu kağıdına dokunup o sayfayı çevirmek bambaşka bir deneyimdir. Kitap sayfalarını çevirirken kokusunu duyar, hikayenin ağırlığını elinizde hisseder ve en önemlisi yavaşlarsınız. Dijital dünyanın o kaotik hızından kaçıp, kendi zihninizin sessizliğine sığınırsınız.</p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bir ekranı kaydırdığınızda size ne izleyeceğiniz söylenir; ama bir kitabın sayfasını çevirdiğinizde dünyayı kendi hayal gücünüzle inşa edersiniz.</p>

<p></p>

<p>Teknoloji bağımlısı olmak, irademizi algoritmalara teslim etmektir. Bugün bir değişiklik yapın. Telefonunuzu başka bir odada bırakın, elinize fiziki bir kitap alın ve o sayfayı çevirmenin verdiği o huzurlu sesi dinleyin.</p>

<p></p>

<p>Hayatı bir ekranın arkasından izlemeyi bırakın. Parmaklarınız ekranları değil, sayfaları çevirsin. Çünkü gerçek hayat, kaydırarak tükettiğiniz o sonsuz akışta değil; kapağını açtığınız o kitabın derinliklerinde gizli.</p>

<p></p>

<p>Mehmet TURA</p>

<p>Diyarbakır Yeşilay Teşkilat Başkanı</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/teknoloji-bagimliligi-ekrani-degil-sayfayi-kaydir-gercek-dunyaya-donme-vakti</guid>
      <pubDate>Sun, 12 Jul 2026 12:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/07/b4643a9f-20d4-4ae7-a230-d4963f22c045-1.jpeg" type="image/jpeg" length="36123"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[GÖNÜL REÇETESİ / 4]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/gonul-recetesi-4</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/gonul-recetesi-4" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gökyüzü Alfabesinde İnsan izi]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde okuyucunun önüne kendisiyle yüzleşebileceği bir ayna bırakır. Onun meşhur sorusu hâlâ güncelliğini korumaktadır: “Sevgi bir sanat mıdır?” Eğer sevgi bir sanat ise, bilgi gerektirir, emek gerektirir, sabır gerektirir ve her şeyden önemlisi kişinin kendi üzerine çalışmasını zorunlu kılar. Çünkü sanat, tesadüflerin değil, adanmışlığın ürünüdür. Bir ressamın tuvale yaklaşımıyla, bir müzisyenin notalar arasında kurduğu ilişkiyle, bir mimarın taşlara ruh üflemesiyle sevginin insan ruhunda kurduğu yapı arasında şaşırtıcı bir benzerlik vardır. Sevgi de tıpkı sanat gibi sürekli öğrenilen, olgunlaştırılan ve derinleştirilen bir eylemdir.</p>

<p>Sanatın bireylere ve toplumlara katkısına mercek tuttuğumuzda, sabrın bu mayalanma sürecinde ne kadar güzide bir konuma sahip olduğunu görürüz. Bu özgün şifre bizi insanın iç âlemindeki anlatı sandığına ulaştırır. Esrarengiz yaratılış mitinde insan ile toprak arasında kurulan kudretli bağ, bildiklerimizi yeniden gözden geçirmemiz için taze bir sorunsala kapı aralar. Topraktan yaratılan insan, büyük halk ozanı Aşık Veysel’in muhteşem ifadesiyle uzun ince bir yoldan geçtikten sonra anlatı sandığını yeniden toprağa teslim eder. Beden evrenden çekilir; fakat bıraktığı zihniyet, şerbetlediği gönüller, yücelttiği değerler ve çoğaltmayı benimsediği idealler yaşamaya devam eder. Asıl mesele de budur: Gölgelerden devraldığımız mirası yeni kuşaklara aktarırken kendi ruhumuzu hangi renklere boyadığımız, öz bilincimizi hangi değerlerle inşa ettiğimiz ve varoluş sancımızı hangi davaya iliştirdiğimizdir.</p>

<p>Bu sancının sevgiyle ilişkisi, insanın zaman hazinesini harcama kültürüyle doğrudan bağlantılıdır. Çünkü topraktan yaratılan insan, ne kadar görkemli zihin sarayları inşa ederse etsin, gönül havzasında rengârenk bir bahçe kuramadığında çölün ortasına dikilmiş kumdan kaleler gibi dağılmaya mahkûm olacaktır. Anlık hazları cilalamak, manayla anılmayı kendine hak görmek değildir. İnsan ancak sevgiyi bir emek ve sorumluluk olarak kavradığında iç dünyasında kalıcı yapılar kurabilir. Aksi hâlde sahip olduğunu düşündüğü her şey, ilk rüzgârda savrulan kuru yapraklar gibi dağılacaktır.</p>

<p>Fakat aynı yapının anlatısını dikkatle dinlediğimizde mesele farklı bir evreyle buluşur. Fevriliğin yüzeysel reflekslerini çürütmek için direnişi başlatma cesareti gerekir. İnsan, kendiyle ilgili belirsizliklere giden yolu keşfetmeye mecburdur. Çünkü tanımlamalarımız bilgi birikimimizden doğar ve zihnimize kazınır. Duyguların mürekkebi, sevginin kalemiyle buluştuğunda zihnimiz yeni desenler çizmeye başlar. Sevgi, muhabbet makamına layık olabilme becerisini geliştiren bir eğitimdir. Bu nedenle sevgi yalnızca hissedilen bir duygu değil, aynı zamanda öğrenilen bir bilgeliktir.</p>

<p>Antoine de Saint-Exupéry’nin Küçük Prens adlı eserinde söylendiği gibi, “Çölü güzel yapan, bir yerlerde bir kuyunun bulunma ihtimalidir.” İnsan hayatı da böyledir. Umudun kuyusunu kaybeden kişi, en bereketli vadilerde bile susuz kalabilir. Sevgi, insanın içindeki kuyuyu arama cesaretidir. Kimi zaman bir dostun sözü, kimi zaman bir annenin duası, kimi zaman da yıllar sonra hatırlanan bir çocukluk hatırası o kuyunun suyu olur. İnsan, gönlündeki suyu buldukça hayata yeniden bağlanır.</p>

<p>Bu noktada Aristoteles’in dostluk üzerine düşünceleri önemli bir kapı aralar. Aristoteles’e göre gerçek dostluk, fayda ya da haz üzerine değil, erdem üzerine kuruludur. Bir insanı sevmenin en yüksek biçimi, onun iyiliğini istemektir. Bu düşünce sevginin yalnızca duygusal bir yakınlık olmadığını, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk taşıdığını gösterir. Sevdiğimiz kişiyi olduğu yerde bırakmak değil, onun hakikate yaklaşmasına katkı sunmak da sevginin görevleri arasındadır. Bu yüzden sevgi, sadece kalbin değil, karakterin de işidir.</p>

<p>Benzer biçimde Martin Buber insan ilişkilerini “Ben-Sen” ve “Ben-O” ayrımı üzerinden açıklar. Ona göre insan, karşısındakini bir nesne olarak gördüğünde gerçek ilişki kuramaz. Hakiki karşılaşma, bir insanın diğerine tüm varlığıyla yönelmesiyle mümkündür. Sevgi tam da burada başlar. Karşımızdakini değiştirilmesi gereken bir nesne değil, keşfedilmesi gereken bir âlem olarak görebildiğimizde gönül kapıları açılır. Çünkü sevgi sahip olmak değil, tanımaya çalışmaktır; hükmetmek değil, anlamaya yönelmektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Görkemli sarayların hemen hepsine iyi bir bahçeden geçildikten sonra ulaşılır. Bu fikir bize çok net bir hakikati hatırlatır: Sevgi desenlerinde saklı şifre sabırla inşa edilir. Sabırsız sevgi, gürleyen şelaleler gibi yalnızca kendi sesini duyar; oysa olgun sevgi, derin ırmaklar gibi sessizce akarak hayat verir. İnsanın hayranlığı hayretle muhabbet kuramadığında, ruhuna geçirdiği maskelere inanır ve geçtiği hikâyelerde kurumuş mürekkep gibi yazamadığı hikâyesini arar durur. Çünkü sevgi, insanın kendisine yazdığı en uzun mektuptur; o mektubun satırları ise ancak sabırla okunabilir.</p>

<p>Belki de bütün mesele budur: Dünyaya gelirken boş bırakılan gönül sayfasını neyle dolduracağımız. İnsan servet biriktirebilir, makamlar elde edebilir, büyük yapılar kurabilir; fakat ardında sevgiyle yoğrulmuş bir iz bırakmadığında hikâyesi yarım kalacaktır. Toprak bedenimizi alacaktır; fakat gönüllerde bıraktığımız yankı yaşamaya devam edecektir. Bu yüzden sevgi bir duygu olmaktan çok daha fazlasıdır. O, insanın kendisini aşma biçimi, ölümlülüğe karşı geliştirdiği en zarif direniş ve varoluşa bıraktığı en kalıcı imzadır. Gönül reçetesinin özü de burada saklıdır: Kendini bil, sabrı kuşan, sevgiyi emekle büyüt ve geriye yalnızca iyilikle hatırlanacak bir hikâye bırak.</p>

<p>İbrahim Atlasçı</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/gonul-recetesi-4</guid>
      <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 11:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/06/i-m-g-4381.webp" type="image/jpeg" length="47929"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dilin Şifası /3]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/dilin-sifasi-3</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/dilin-sifasi-3" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kendinden Yola Çıkmak: İki Şarkının Kıyısında
Dedem ve Ustam]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Zamanını sürekli başkalarının var oluşuna hizmet etmek için harcayan insanın en büyük düşmanı çoğu zaman başkası değil, kendisidir.</p>

<p>Bu gerçeği fark ettiğim gün, içimde sessiz ama yıkıcı bir zelzele meydana geldi.</p>

<p>Düşmanlık üzerine uzun uzun düşündüm. Düşmanlık besleyen insanların kurduğu dil, çoğu zaman şiddetin farklı biçimlerde yeniden üretilmesinden ibaretti. İri cümleler, büyük iddialar, sert hükümler... Sanki görünmez bir yazılımla programlanmış gibi aynı hikâyeleri üretip duruyorlardı. Himaye etmek, yönetmek, yönlendirmek ve hükmetmek üzerine kurulu zihinsel oyunlar...</p>

<p>Belki de bu yüzden özgürlük kokan şiirleri yüreğimizin cebinde taşırken bahçemizi lirik melodilerin renklerine layık göremedik. Oysa asıl soru şuydu:</p>

<p>“Bu bahçeye bu tasarımı vermemizi isteyen görünmez akıl bizden ne istiyordu?”</p>

<p>Yıllar önce, Kadıköy Belediyesi'nden önce Kelimeler Diyarı'na konuk olan misafirlere mihmandarlık yaptığım günlerde yaşadığım duygusal sarsıntının etkisi hâlâ üzerimdedir. O günlerin bilinçaltıma kazıdığı retorik parçaları bugün hâlâ zihnimde dolaşıyor.</p>

<p>Büyük kayıplar büyük acıların eseridir.</p>

<p>Uzun hikâyeler; çatışmaların, inatlaşmaların, kırgınlıkların, hayal kırıklıklarının ve hepsini mayalayan şikâyetlerin ürünüdür. Çünkü şikâyet, çoğu zaman kendini ifade edemeyen insanın kimlik kibridir. O gün birlikte yürüdüğüm bir akademisyen bana hiçbir üniversitenin veremeyeceği kadar kıymetli bir emanet bırakmıştı:</p>

<p>"Uygarlık tarihini araştır. Evrende iz bırakmış bütün medeniyetleri incele. Helak olmuş dillerin bütün sözcüklerini önüne koy. Ama zamanın vicdanında 'Ben benim, sen kimsin?' cümlesinin yarattığı yıkıma denk başka bir kibir bulamayacaksın."</p>

<p>Bu cümle yıllarca peşimi bırakmadı.</p>

<p>Çünkü mutluluğun hikâyesi uzun değildir. Mutluluk kendini uzun betimlemelerle anlatmaz. Mutluluğun lügatinde kumpaslar yoktur. Kulisler, imalar, iftiralar, ihanetler, dedikodular, zihin oyunları yoktur.</p>

<p>Mutluluk; güvene benzer. Biraz huzura. Bir miktar anlaşılmaya. Biraz da insanın kendisini tanımasına... Yıllar sonra okuduğum bir kitapta benzer bir düşünceye rastladım. İnsan zihni çözemediği meseleleri içinde taşımaya devam ettikçe, bu yük zamanla bedene yerleşiyordu. Çözülmeyen düğümler bazen düşünce olmaktan çıkıyor, bir organın üzerinde sessizce büyüyen bir yaraya dönüşüyordu.</p>

<p>Bu düşünceler zihnimde sıralanırken rahmetli dedemin sesi yankılanırdı.</p>

<p>Aile içinde hırsına gem vuramayan, kendisini ejderha sanan, burnunun ucunu göremeyen insanlara bakar ve yalnızca bir kelime söylerdi:</p>

<p>"Yazık..."</p>

<p>Bu kelimenin içinde öfke yoktu. Yargı yoktu. Üstünlük taslamak hiç yoktu. Sadece insanın kendi özüne yabancılaşmasına duyulan derin bir merhamet vardı. Dedemden yıllar sonra, öğretmenlik stajım sırasında karşıma çıkan Ustam Ferman Salmış'ta aynı tavrı yeniden gördüm.</p>

<p>Dedem okumamıştı belki. Ama hayatı okumuştu.</p>

<p>Ustam ise binlerce kitap okumuş, nice şehirler ve ülkeler görmüştü. Fakat onları birbirine bağlayan şey bilgi değil, hikmetti. Dedem başındaki sarıkla gösterirdi bunu.</p>

<p>Ustam boynundaki fularla... Dedem "Yazık" derdi. Ustam "Abartma." diye söylerdi.</p>

<p>İkisinin de söylediği şey aynıydı.</p>

<p>İnsan önce kendisine karşı dürüst olmalıydı. Ben aceleci yaradılışımın etkisiyle kelimeleri yağmura tutulmuş bir güvercin gibi peş peşe sıralarken, ustam her zamanki sakinliğiyle yüzüme bakar ve aynı sözü tekrar ederdi:</p>

<p>"Abartma."</p>

<p>Oysa ben bilirdim. Abartmak sanatın baharatıdır.</p>

<p>Ama hayatın değil. Hayat sadelik ister. Hayat gösterişten çok duruşu sever. Dedem de ustam da konuşmaktan çok duruşlarıyla öğretirlerdi. Bir meseleye dokunur, gerisini senin bulman için sessizce geri çekilirlerdi. Çünkü aklını kiraya vermeyen insanın kendi yolunu bulması gerektiğini bilirlerdi.Dedemin sarığındaki atlas ipliğiyle ustamın boynundaki fular arasında görünmez bir köprü vardı.</p>

<p>Birisi toprağın bilgisini taşıyordu. Diğeri kelimelerin. Ama ikisi de aynı kaynaktan besleniyordu: İç huzurdan.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Onların gözlerinde aynı uçurumları gördüm. Dedem atları severdi. Ustam kuşları. Dedem suyun sesinde kaybolurdu.Ustam bir melodinin saflığında. Dedem yağmura dua bırakırdı. Ustam şiir. Dedem memleketin kurtuluşunu fabrikalarda arardı.</p>

<p>Ustam fabrikaları yönetecek hikâyelerde. Yolları farklıydı ama ruhları aynı kaynaktan akıyordu. Bugün geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum: Kendine ihanet etmeyen insanın düşmana ihtiyacı yoktur. Çünkü insanın en büyük savaşı kendi içindedir. Kendine karşı dürüst olabilmek...</p>

<p>Kendi yaralarını başkasının omzuna yüklememek...Başarısızlıklarını kaderin ya da başkalarının üzerine yıkmamak... İşte bütün mesele burada başlıyor. Dedem, dil kanserine yakalanmış sloganlarımı dinledikten sonra bana siyaset konuşmazdı.</p>

<p>Bunun yerine elime bir kürek verip:</p>

<p>"Git şu dut ağacını sula," derdi. Yıllar sonra anladım. Asıl devrim bazen bir ağacı sulamaktır. Çünkü insan önce kendi bahçesini güzelleştirmeden dünyayı güzelleştiremez.Bahçesinde güller yetişmeyenlerin hayatı ota teslim olur.Çiçeklerin adını bilmeyenler insan ruhunun kokusunu da tanıyamaz.</p>

<p>Belki de bu yüzden bugün, bütün bu uzun yolculuğun sonunda aynı sonuca varıyorum: Mutluluk bir zafer değildir. Bir makam değildir. Bir gösteri hiç değildir. Mutluluk, koşulsuzca kendin olabilmektir. Dedemin "Yazık" kelimesinde saklı merhamet... Ustamın "Abartma" sözünde gizli denge... Ve bütün yaraları iyileştiren o kadim reçete:</p>

<p>Dil Şifası. Çünkü büyücü kraliçenin gerçek reçetesi hiçbir zaman sihir değildi. İnsanın kendisiyle barışmasıydı.</p>

<p>İbrahim ATLASÇI</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/dilin-sifasi-3</guid>
      <pubDate>Fri, 19 Jun 2026 14:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/06/i-m-g-3802.jpeg" type="image/jpeg" length="67096"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[DİL ŞİFASI – II]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/dil-sifasi-ii</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/dil-sifasi-ii" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kelimenin Ahlâkı ve Muhabbet Sarayı]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>“Düşüne, amacına akıl yormayanın yaptığı kelime havadır”</p>

<p>(Dava: Aşk ya da bir fikre, bir inanca, bir üretime odaklanmak. Kelime yapmak: Kend<a name="_GoBack"></a>i yolunu bulmak. Hava: Samimiyet/sizlik)</p>

<p>İnsan, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren kelimelerin ikliminde yaşamaya başlar. İlk sesler, ilk hitaplar, ilk ninniler ve ilk öğütler; ruhun toprağına düşen tohumlar gibidir. Zamanla bu tohumlar düşünceye, inanca, karaktere ve kader algısına dönüşür. Bu yüzden dil yalnızca bir iletişim aracı değildir; insanın kendisini, başkasını ve hayatı anlamlandırma biçimidir. Kimi zaman bir kelime yarayı derinleştirir, kimi zaman aynı yara için merhem olur. Kimi sözler insanı kendi özünden uzaklaştırırken, kimileri onu yeniden kendisiyle buluşturur. İşte dilin şifası da tam burada başlar: Kelimenin sesinde değil, taşıdığı niyette; cümlenin gösterişinde değil, hakikatle kurduğu bağda. Çünkü insanın kurduğu her iç dünya, önce kelimelerle inşa edilir; yıkımlar da, muhabbet sarayları da...</p>

<p>Kelimelerle kuracağımız bu kurgusal oyunun kahramanına isim verme hakkını okuyucuya bırakalım. Bakış açısı geliştirme özgürlüğünü içselleştirelim. Okuyucuyu tahakküm altına almadan, hüküm cümlelerinin gölgesine sığınmadan geçelim şu mayınlı bölgeden.</p>

<p>“Doğduğun ev kaderindir” ezberinden, üst elit kavram algoritmalarının şekillendirdiği yeni kader tasarımlarına uzanan yol boyunca ajandamıza düşen notlara birlikte göz atalım.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Gündelik hayatın içinde zihnimizin tuttuğu kelime bilançosu, görünmez defterlerde kayıt altına alınır. Yeri ve zamanı geldiğinde ise o kayıtlar hayata akmaya başlar. Topraktan yaratılan insanın bellek toprağına ekilen her şey; ister zehir olsun ister şifa, olgunlaşır, kök salar ve sonunda hasada dönüşür. İnsan, bu hasat mevsiminde kendilik meselesiyle yüzleşir; kim olduğunu, neye dönüştüğünü fark eder. Ardından toplumun aynası olmanın uzun ve sancılı kimlik yolculuğuna çıkar.</p>

<p>İstanbul Kadıköy Belediyesi’nde çalıştığım yıllarda Trakyalı bir ailenin nikâh törenine tanıklık etmiştim.</p>

<p>Bizim kalabalık düğünlerimizde sıkça rastlanan söz bolluğu, öğütler ve tavsiye fermanları yerine, o törende birkaç misafirin sessiz gülüşlerle günü içselleştirdiğini görmüştüm. İçlerinden biri evlenen çifte dönerek şöyle dedi:</p>

<p>“Samimiyetiniz yolunuzu açsın. Huzur sarayınız, gönülden gönüle akan muhabbetinizle şenlensin.”</p>

<p>İlk duyulduğunda son derece sade görünen bu cümle, yıllar geçtikçe zihnimde büyüdü. Çünkü bazı sözlerin yankısı söylendiği anda değil, zamanın derinliklerinde duyulur. Kimi cümleler hemen etkiler; kimileri ise insanın içine düşen bir tohum gibi sessizce bekler ve yıllar sonra filiz verir.</p>

<p>Bir zamanlar zihnimin en kutsal saydığı ezberlerden biri, bu cümleyle sarsılmıştı. Daha önce karşılaşmadığı bir düşünce biçiminin karşısında nasıl bir zırh kuşanacağını bilemeyen zihnim, uzun süre o sözün eşiğinde bekledi.</p>

<p>Samimiyet…</p>

<p>Ve gönülde kurulacak bir muhabbet sarayı...</p>

<p>İnsan zihni çoğu zaman bu sarayı inşa etmek yerine sürekli hesap yapmayı seçer. Her şeyi ölçüp biçmek ister. Niyet okuyuculuğuna soyunur. Karşısındaki insanın kalbine değil, stratejilerine odaklanır. Sonra da bunu zekânın bir göstergesiymiş gibi sunar.</p>

<p>Oysa zekâ ile bilgelik aynı şey değildir.</p>

<p>Bilgelik, bazen bir insanın söylediği sözü olduğu gibi duyabilme erdemidir. Söylenene kendi korkularını, hesaplarını ve önyargılarını katmadan kulak verebilmektir.</p>

<p>Çünkü kelimelerin de bir ahlâkı vardır.</p>

<p>Bir fikre, bir aşka, bir üretime, bir davaya yaslanmayan kelime havaya karışır gider. Gürültüye dönüşür. Gösterişe dönüşür. Sahibini büyütmek yerine onu yavaş yavaş tüketir.</p>

<p>Fakat samimiyetle söylenmiş bir söz, sahibinden ayrıldıktan sonra da yaşamaya devam eder. Bir insanın ömrüne yön verebilir. Bir çocuğun hafızasında yuva kurabilir. Bir toplumun kaderine görünmez ama kalıcı bir iz bırakabilir.</p>

<p>Belki de dilin gerçek şifası tam burada saklıdır:</p>

<p>Kelimeleri çoğaltmakta değil, onları hak ettikleri anlamla buluşturmakta...</p>

<p>Çünkü insanın iç dünyasında kurduğu muhabbet sarayı ne kadar sağlam olursa, ağzından çıkan sözler de o kadar sahici olur. Sahici sözler ise zamana yenilmez. Çağları aşar, nesiller arasında dolaşır ve büyük hikâyelerin görünmeyen temellerine dönüşür.</p>

<p>Dilin şifası bazen bir kitapta, bazen bir şiirde, bazen de bir sohbette söylenmiş tek bir cümlenin içinde saklıdır. İnsan, o cümleyi yıllar sonra yeniden hatırladığında anlar ki; kelimeler yalnızca konuşmak için değil, insanın kendi içindeki sarayı inşa edebilmesi için de vardır. Kelimeler, insani mimarinin bereketli anlatı kapılarıdır.</p>

<p>İbrahim Atlasçı</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/dil-sifasi-ii</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 14:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/06/i-m-g-3802.jpeg" type="image/jpeg" length="23346"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[DİL ŞİFASI – I Hastalık Olarak Dil ve Dinlemenin Hikmeti]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/dil-sifasi-i-hastalik-olarak-dil-ve-dinlemenin-hikmeti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/dil-sifasi-i-hastalik-olarak-dil-ve-dinlemenin-hikmeti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kelimeler, uzunca yolculukların öğretileridir. Bizi sınarlar ve oldururlar. Felsefe, dilin karmaşık yollarını, söylem aralarını, suskunlukları yeniden özetleyerek önümüze döker.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Fransız göstergebilimci Roland Barthes’ın şu sözü uzun zamandır zihnimin kıyılarında dolaşıyor:</p>

<p>“Bir hastalığım vardır benim: Dili görürüm.”</p>

<p>Dil hastalık olabilir mi?</p>

<p>Eğer böyle bir kanser türü varsa bu işe kim derman bulacak, kim reçete yazacak ve tedavi nasıl uygulanacak?</p>

<p>Belki de mesele hastalık değildir. Belki dil, görünmeyeni görünür kılan bir röntgen cihazıdır. İnsan çoğu zaman yarasını değil, yaranın üzerini örten kabuğu görür. Dil ise kabuğu kaldırır. Kişi kelimelere dikkat kesildikçe yalnız başkalarının değil, kendi zihninin de karanlık dehlizlerinde dolaşmaya başlar. Bazı hastalıklar bedende başlar; bazıları ise kelimelerin gölgesinde.</p>

<p>Barthes, dil üzerine zihin yormuş güçlü bir zaman yatırımcısıdır. Zamanın değeri onu nerede, nasıl, ne için ve kime harcadığınızla konumlanan gizemli bir hazinedir. Kişi zamanını neye yaslarsa tattığı makamda özü büyür. Öykündüğü öykülerden arınıp vardığı noktada benlik büyüsünün sırrı çözülür.</p>

<p>Biz de kurgusal bir ömrün terekesinden payımıza düşecek ganimete ortak olma şiarını keyfimize gıda kılabilmek için Puslu Kıtalar Atlası’nı açalım. Kendimizin keşfine, dilimizin anılara dağıttığı keşliklere doğru yol alalım.</p>

<p>Kelimeler Diyarının nam sahibi dilbaz ustalarının zihnimizde yankılanan meşhur atarlı üslubuyla Zümrüdüanka’nın gövdesine binelim ve sözün başladığı yere doğru uçalım.</p>

<p>Suskunluğun mecburi kudretinden edinilen sorgulamalar yalnızlık aynasına yansıdıkça öznesini renkli bir dil öğrenmeye sürükler. Her sürgün, iliklerimize dek sinmiş baskı altında patlamaya ya da parıldamaya heveslenen sancılı bir cevherdir. Mesele potansiyelin nasıl işleneceği, hangi diyarlardan geçeceği ve hangi ateşlerde pişeceğidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“Bişnev…”</p>

<p>Farsça kökenli bu kelime “dinle” anlamına gelir. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sinin ilk kelimesidir.</p>

<p>Hastalığımızın ilk evresi dinleme meselesiyle yakın temas halindedir.</p>

<p>Sözü buradan alıp biraz daha geriye götürelim.</p>

<p>Gılgamış Destanı, sözün kayıt altına alındığı ilk büyük belgelerden biri olarak önümüzde duruyor. Söz yazıya aktarılınca varlık sahasında yeni bir problem ortaya çıkar; Sınırlılık</p>

<p>Söz uçsuz bucaksızdır; yazı ise sınır çizer. Hafıza genişlerken aynı zamanda daralır. Çünkü kaydedilen şey korunur ama kaydedilmeyen şey unutulmaya mahkûm olur.</p>

<p>Kâğıt, kalem ve yazma meselesinde uygarlık gözlüğünü inatla reddeden şifahi kültürler, kelimeleri heba etme şımarıklığının ceremesini sonraki nesillere bıraktıkları katranla ödeyeceklerinin farkında bile olmadan beylik sözler etrafında bir gelecek imar etmeye yöneldiler.</p>

<p>Oysa insan, kelimelerin şaheseridir.</p>

<p>İnsan önce duyduğu sözlerle biçimlenir, sonra söylediği sözlerle kendini yeniden kurar. Dil yalnızca iletişim aracı değildir; hafızanın mimarı, kimliğin terzisi ve ruhun görünmez haritasıdır.</p>

<p>Belki de dilin şifası daha çok konuşmakta değil, daha derin dinlemektedir. Çünkü hakikat çoğu zaman söylenenlerde değil, söylenemeyen<a name="_GoBack"></a>lerin arasında saklanır.</p>

<p>İbrahim Atlasçı</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/dil-sifasi-i-hastalik-olarak-dil-ve-dinlemenin-hikmeti</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 12:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/06/8dbcbb3a-5a54-4b22-b59e-e1c0e56bfe33.jpeg" type="image/jpeg" length="71526"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sorumsuz Açıklamalar ve Toplumsal Sorumluluk: Boykotun Gücü]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/sorumsuz-aciklamalar-ve-toplumsal-sorumluluk-boykotun-gucu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/sorumsuz-aciklamalar-ve-toplumsal-sorumluluk-boykotun-gucu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir ülkenin ekonomik kalkınmasında rol oynamak, o ülkenin insanına, kültürüne ve onuruna saygısızlık etme hakkını kimseye vermez. İş dünyasının zirvesindeki isimlerin, toplumsal birleştiricilik rolünü üstlenmesi gerekirken, tam tersine ayrıştırıcı ve incitici ithamlarla gündeme gelmesi kabul edilemez bir sorumsuzluk örneğidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Son günlerde Rahmi Koç’un Kürt kadınlarına yönelik sarf ettiği iddia edilen, feodal zihniyetin izlerini taşıyan ve asırlık çınarlar gibi bu toprakları ayakta tutan kadınlarımızı hedef alan sözleri, tam anlamıyla bir akıl tutulmasıdır.</p>

<p></p>

<p>Bu toprakların mayası; dil, ırk, köken ayırt etmeksizin birbirine kenetlenmiş insanlardan oluşur. Özellikle Anadolu ve Doğu coğrafyasında, tüm zorluklara göğüs gererek nesiller yetiştiren, emeğin ve fedakarlığın simgesi olan Kürt kadınlarına yönelik her türlü küçümseyici veya aşağılayıcı yaklaşım, yalnızca o kadınlarımıza değil, bu ülkenin toplumsal barışına ve ortak vicdanına yapılmış bir saldırıdır.</p>

<p></p>

<p>"Ayrımcılık ve kibir, fildişi kulelerinden topluma tepeden bakanların en büyük körlüğüdür."</p>

<p></p>

<p>Peki, bu üstenci dile ve toplumu kutuplaştıran fütursuzca açıklamalara karşı sıradan vatandaşın elindeki en büyük güç nedir? Elbette ki tüketimden gelen demokratik gücü, yani boykotu kullanmaktır.</p>

<p></p>

<p>Bir marka ya da holding, gücünü doğrudan bu halkın cebinden, emeğinden ve tüketiminden alıyorsa, o halkın değerlerine ve insanına da aynı ölçüde saygı duymak zorundadır. Hem bu halkın parasıyla devasa bir ekonomik imparatorluk yönetip hem de o halkın bir kesimini, kadınlarını hor görmek muazzam bir tetezattır.</p>

<p></p>

<p>Bu nedenle;</p>

<p></p>

<p>Halkın onurunu korumak,</p>

<p></p>

<p>Ayrıştırıcı dile karşı net bir duruş sergilemek,</p>

<p></p>

<p>Ve sermayenin, toplumsal değerlerden daha üstün olmadığını göstermek adına,</p>

<p></p>

<p>Koç Grubu ürünlerine karşı başlatılan boykot çağrısı, sadece ekonomik bir hamle değil, ahlaki bir zorunluluktur. Her bir tüketicinin tercihleri, aynı zamanda onun duruşunu ve değerlerini temsil eder. Bu sorumsuz ve haddi aşan ifadelere karşı sessiz kalmamak, tepkiyi demokratik ve barışçıl bir şekilde tüketim tercihleriyle göstermek her onurlu vatandaşın hakkıdır.</p>

<p></p>

<p>Kürt kadınları da, bu ülkenin diğer tüm kadınları gibi, saygıyı ve baş tacı edilmeyi hak etmektedir. Onları hedef alan her türlü nefret ve kibir dilini şiddetle kınıyor; herkesi bu haklı duruşa destek vererek boykot dalgasına katılmaya davet ediyoruz. Unutulmamalıdır ki; halkın gücü, hakkın gücüdür ve hiçbir sermaye bu gücün karşısında duramaz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p>Mehmet TURA</p>

<p>Eğitim Yöneticisi</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/sorumsuz-aciklamalar-ve-toplumsal-sorumluluk-boykotun-gucu</guid>
      <pubDate>Sun, 07 Jun 2026 17:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/06/i-m-g-1369-1.png" type="image/jpeg" length="69861"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ahh Diyarbekir]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/ahh-diyarbekir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/ahh-diyarbekir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kalenin burcunda uçurdum o son güvercinlerimi,
Beyaz, kül kırmızısı, kahverengi bir mendildir Diyarbekir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Dicle’nin düşlerine karışmış bir dua gibi akar zaman,</p>

<p>Bir yakarıştır Diyarbekir.</p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ahmed Arif’in sesinde yankılanan bir yürek fırtınasıdır,efkârdır.</p>

<p>Aşka geçit vermeyen bir rüzgârdır Diyarbekir.</p>

<p></p>

<p>Hevsel’de umut çiçeğidir, Karacadağ’da Karaca Çarşığıinadına diri kalan.</p>

<p>Bir sabır yumağıdır Diyarbekir.</p>

<p></p>

<p>İpek yoludur, masaldır, kelamdır,</p>

<p>Yüzü tarih, sesi ağıt, kalbi sevda, kadim bir anlatıdır Diyarbekir.</p>

<p></p>

<p>Surların gölgesinde yarım kalmış aşklar kentidir, sırdaştır.</p>

<p>Kavuşmaları, ayrılıkları sarmaş dolaştır Diyarbekir.</p>

<p></p>

<p>Her sokağı, bir şiirin dizesinde çamaşır iplerine asılı rüzgâr sesidir.</p>

<p>Bir sokak lambasının loş ışığıdır Diyarbekir</p>

<p></p>

<p>Güldür, küldür, sözdür Diyarbekir.</p>

<p>Şairdir, ozandır, gezgindir Diyarbekir.</p>

<p></p>

<p>Sevdanın kalbidir, kelimelerin gölgesi, leyleklerin yuvası,</p>

<p>Bir mevsim kaç döngüsüdür Diyarbekir</p>

<p></p>

<p>Gecesi sürmeli, gündüzü dertli, sabahı umutludur,</p>

<p>Candır Diyarbekir.</p>

<p></p>

<p>Feride’dir, mektuptur, hüzündür, şiirdir,</p>

<p>Sayfalar dolusu yürektir Diyarbekir.</p>

<p></p>

<p>Bir nehre bakmaktır, bir köprüde bitiştir.</p>

<p>Sevmenin bile ağır geldiği şehirdir, Diyarbekir.</p>

<p></p>

<p>Dicle’nin kıyısında bekleyen eski bir aşk mektubudur,</p>

<p>Her kazıda onu arkeologlar bulur, burkulur Diyarbekir.</p>

<p></p>

<p>Ozandır, kavaldır,<a name="_GoBack"></a>dengbejdir,</p>

<p>Zamanın saygıyla geçtiği, ağır yürüdüğü bir kadim sestir Diyarbekir.</p>

<p></p>

<p>Küllerinden güller derlerim</p>

<p>Bağlardan bahçelere bir yoldur Diyarbekir.</p>

<p></p>

<p></p>

<p>Kapıları işlemelidir,</p>

<p>Her kapısı başka bir ayrılığa açılan eski bir şehirdir Diyarbekir.</p>

<p></p>

<p>Taş duvarların ardında saklı kalmış bir çocuk gülüşüdür, bilirim.</p>

<p>Yollarına bir çimen gibi serilirim, Ahh Diyarbekir.</p>

<p></p>

<p>Beşikler vermişim Nuh’a, salıncaklar hamaklar,</p>

<p>Havva ananın saçlarını öptüğü şehirdir Diyarbekir.</p>

<p></p>

<p>Masalımdır, mabedimdir, ninnimdir, sesimdir,</p>

<p>Kuş cıvıltıları, güvercin renkleriyle karışık bir rapsodidir Diyarbekir</p>

<p></p>

<p>Zamana basılmış mühürdür, başaktır, bileziktir.</p>

<p>Amida’nın büyük oğludur, Amid’in torunudur Diyarbekir.</p>

<p></p>

<p>Soğuk sular içtiğim testidir, su ve güneş saatidir,</p>

<p>Çeşmedir, sarnıçtır, Cezeri’dir Diyarbekir.</p>

<p><img alt="D44A942D 0113 409D 9B10 7Ec7C629E9E1" height="2048" src="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/06/d44a942d-0113-409d-9b10-7ec7c629e9e1.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1536" /></p>

<p>Sabah makamıdır, ezan vaktidir, gül ve ekmek çağrısıdır,</p>

<p>Bir gönül yarasıdır Diyarbekir.</p>

<p></p>

<p>Her köşesi, yarım kalmış bir vedanın izini taşır, közdür,</p>

<p>“Hoşça kal” demekle “Hoş geldin” arası bir sözdür Diyarbekir.</p>

<p></p>

<p>Bilgedir, merttir, yüreklidir, ariftir,</p>

<p>Hüzne ve sevdaya dair bir şiirdir Diyarbekir.</p>

<p>Ferman salmış</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/ahh-diyarbekir</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 16:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/06/064c1fff-9678-45c5-9fab-9648821a7590.jpeg" type="image/jpeg" length="86254"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[DİYŞAD Başkanı Av. Aydın Ak: "Ahmed Arif, Bu Coğrafyanın Ortak Vicdanı ve Eskimeyen Direncidir"]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/diysad-baskani-av-aydin-ak-ahmed-arif-bu-cografyanin-ortak-vicdani-ve-eskimeyen-direncidir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/diysad-baskani-av-aydin-ak-ahmed-arif-bu-cografyanin-ortak-vicdani-ve-eskimeyen-direncidir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bugün, edebiyatımızın ve bu kadim toprakların en gür, en onurlu seslerinden biri olan büyük usta Ahmed Arif’in aramızdan ayrılışının 35.yıl dönümü. Diyarbakır Yazarlar ve Şairler Derneği (DİYŞAD) Yönetim Kurulu Başkanı olarak, kalbi her daim halkıyla, memleketiyle ve insanlıkla atan bu büyük şairimizi özlemle anıyorum.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>​Ahmed Arif, sadece Türk edebiyatına yön veren şiirleriyle değil; haksızlığa karşı duruşuyla, adalete ve insana olan sarsılmaz inancıyla bu coğrafyanın kültürel hafızasına kazınmış müstesna bir değerdir. Bizler de dernek olarak "Sözümüz özgürlüğe, yolculuğumuz insana..." şiarıyla yola çıkarken, onun bıraktığı o asil meşalenin aydınlığından güç alıyoruz.</p>

<p><img alt="Aa53D920 Abdd 4Ac0 Ae31 C69C398A2Faa" height="1156" src="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/06/aa53d920-abdd-4ac0-ae31-c69c398a2faa.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="849" /></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>​Usta şairimiz; "Seni, anlatabilmek seni. İyi çocuklara, kahramanlara..." mısralarında vücut bulan o saf, ödünsüz ve onurlu duruşun simgesidir. Diyarbakır’ın taşından, toprağından, asırlık çığlığından ve sevdasından beslenen hasreti, prangaları eskiten bir dirençle şiirleştiren Ahmed Arif, bu kentin ve tüm insanlığın ortak vicdanı olmayı başarmıştır.</p>

<p></p>

<p>​DİYŞAD olarak, onun bizlere bıraktığı kültürel mirasa sahip çıkmayı, bu kadim kentin sırrını ve edebiyatımızın gücünü gelecek nesillere aktarmayı en büyük vazifemiz olarak görüyoruz. Anadolu'nun ve Diyarbakır'ın bu yiğit, bu ödünsüz sesini vefatının yıl dönümünde rahmetle anıyor; aziz hatırasını özlemle yad ediyoruz.</p>

<p></p>

<p>​Av. Aydın Ak</p>

<p>Diyarbakır Yazarlar ve Şairler Derneği (DİYŞAD) Yönetim Kurulu Başkanı</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/diysad-baskani-av-aydin-ak-ahmed-arif-bu-cografyanin-ortak-vicdani-ve-eskimeyen-direncidir</guid>
      <pubDate>Wed, 03 Jun 2026 08:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/06/aa53d920-abdd-4ac0-ae31-c69c398a2faa.jpeg" type="image/jpeg" length="66885"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[AYAKTA KAL VE HAREKETE GEÇ!]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/ayakta-kal-ve-harekete-gec</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/ayakta-kal-ve-harekete-gec" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Başarılı olmak, bir şeyleri başarmak hemen herkesin ortak hedefi…]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ancak kimileri için başarı kendiliğinden geliyormuşçasına kolayken kimileri için de bir türlü varılamayan yol gibidir. Hayat uzun soluklu, macera dolu bir yol herkes için. Herkese göre hayatın bir anlamı ve de doğruları var. Sadece anın önemini kavrayanlar ise oldukça şanslı görülüyor. Hayatın anlamını çözmeye çalışan birçok kişinin ise buluştuğu ortak bir nokta var, o da başarı. Her başarı kişiye göre önem kazanıp kaybederken başarının getirdikleri bu yönde değişmeye devam ediyor.</p>

<p></p>

<p>Her şeyi kaybetmiş gibi hissediyorsan ağacı hatırla. O da her yıl tüm meyve ve yapraklarını kaybeder. Ve yine güzel günlerin geleceğini bilerek dimdik ayakta durmaya devam eder. Şunu da bil: Gecenin karanlığı bir anda son bulup sabaha dönüşmüyor. Bunun bir süresi var. Tohum ve tane, bir anda ekine ve ağaca dönüşmüyor. Bunun bir süresi var. Senin zorluk ve sıkıntıların da bir anda ortadan kalkmayabilir ama sabırlı olursan sabahı da ağacı da görürsün.</p>

<p></p>

<p>Öyleyse?</p>

<p></p>

<p>Geceye yenilmemek lazım. Tıpkı merhum Sezai Karakoç'un dediği gibi:</p>

<p></p>

<p>"Geceye yenilmeyen her insana, ödül olarak bir sabah, bir gündüz ve bir güneş vardır."</p>

<p></p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Küçük başarılar büyük sevinçleri doğuruyor, atılan küçük adımlar büyük başarılara imza atmıştır. Tek bir kelime ile ifade edilen ama birçok kişinin yıllarını verdiği başarı olarak adlandırılan kavramın arkasında aslında pes etmeyen bir mücadele ruhu bulunuyor. Bu mücadele ruhu başarı sözleri ne kadar sık kullanılırsa sahnede göze çarpanlar da o kadar mutluluk verici oluyor. Her geçen gün ağırlaşan hayat şartlarında başarı sözleri motivasyon için de ayrı bir anlam kazanıyor.</p>

<p></p>

<p>Unutma karıncanın sırtına kendi ağırlığının on mislini verip kuvvetlendiren Allah, senin sırtına kaldıramayacağın yükü vermez. Yeter ki sen çalışmaya başla, uçamıyorsan koş, koşamıyorsan yürü, yürüyemiyorsan emekle, ama ne olursa olsun harekete geç ve hareket etmeye devam et.</p>

<p></p>

<p>Değerli okur; yapabilmek için harekete geçmek yarışmak gerekiyor. Yarışmak için hazır ve başlamak gerekiyor.</p>

<p></p>

<p>Sadece başlayın.</p>

<p></p>

<p>Gerekirse yavaş başlayın.</p>

<p></p>

<p>Gerekirse küçük başlayın.</p>

<p></p>

<p>Ama mutlaka başlayın.</p>

<p></p>

<p>Her güzel şey ilk adımla başlar.</p>

<p></p>

<p>İnanın başlamak kazanmanın yarısıdır.</p>

<p></p>

<p>İnanırsanız başarırsınız.</p>

<p></p>

<p>Başarıya giden yol ilk adımla başlar.</p>

<p></p>

<p>Harekete geç!!</p>

<p>Av.Aydın Ak</p>

<p>Diyarbakır Yazarlar ve Şairler Derneği Başkanı</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/ayakta-kal-ve-harekete-gec</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 12:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/06/i-m-g-2939.png" type="image/jpeg" length="84942"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[YAPAY ZEKÂ VE İNSANLIĞIN GELECEĞİ]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/yapay-zeka-ve-insanligin-gelecegi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/yapay-zeka-ve-insanligin-gelecegi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yapay zekâ günümüzde kullanılan ve üzerinde hala çalışılan güncel bir konudur.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bu konu sürekli güncel kalacak bir gelişim, değişim ve dönüşüm sürecidir. Popüler olan toplumsal değişim ve dönüşüm süreci, aslında geçmişten günümüze gelen ve toplumsal farkındalık ile teknolojik adımlarla büyük bir hız kazanan yapay zekâ bir yandan gelişme adına bizi sevindirirken, bir yandan da korkutuyor. Örneğin, ufak bir çalışmayla, benim videomu ve sesimi kullanarak bana söylemeyeceklerimi söyletebilir; görüşmediklerimle görüşmüş gibi gösterebilir. Yapay zekâ ile karpuz seçenler, şiir makale yazanlar, klavye üzerinde kahramanlık yapanlar, merak edilip insanın aklına gelebilecek her şeyi araştıracak her türlü bilgiye ulaşacak ancak bu bilginin doğruluğu yanlışlığı teyit edilmeden bu bilgiye habere itibar edecek, bilgi kirliliğine yol açacak bilgiyi yayan insanları görüyoruz. Teknoloji ülkemizde her geçen gün ilerlemeye devam etmekte, fakat yararlarının yanında zararlarını da dikkat çekiyor. Artık tartışmamız gereken soru, yapay zekânın insan, çevre ve ekonomi üzerinde etkisi olup olmayacağı değil. Asıl mesele, yapay zekânın yaratacağı etkinin iyi mi kötü mü olacağına ve bunun kimler için, nasıl, nerede ve ne zaman gerçekleşeceğine dayanıyor?</p>

<p>Yapay zekâ, en basit şekilde tanımlarsak belirli görevleri yerine getirmek için insan zekâsını taklit eden ve topladıkları bilgileri yineleyerek kendilerini geliştirebilen sistemler olarak tanımlıyoruz. Yapay zekâyı günümüz teknoloji sistemlerinden ayıran en önemli özellik insan zekâsını taklit edebilmesidir. Bu sistem, var olan durumları gözlemleyerek daha önceden belirlenen parametreler doğrultusunda ilgili durumu işler ve buna yönelik bir tepki verir. Bu süreçte, yapay zekâ duruma ilişkin verileri hızlı, yinelemeli ve akıllı algoritmalarla birleştirilerek işler. İnsanın belirli bir durum karşısındaki düşünceleri, davranışları ve duyguları, binlerce örneğin ve parametrenin oluşturduğu algoritmalarla taklit edilebilir. Ama insan taklit edilemez. Çünkü o kendisine has ve biriciktir. İnsan merhametli vicdanlı ve insancıldır.</p>

<p>Yapay zekâ, önümüzdeki yıllarda hayatımızı birçok yönden (olumlu ve olumsuz) etkilemeye devam edecektir</p>

<p>Yapay zekânın fırsatları :</p>

<p>-Genetik veriler ve yaşam tarzı bilgileri analiz edilerek, kişiye özel tedavi ve önleyici sağlık hizmetleri sunulabilecektir. Sağlıkta, yapay zekâ destekli sistemler teşhis ve tedavide devrim oluşturabilir. Hastalık teşhisi, ilaç keşfi, kişiselleştirilmiş tedavi planları, tıbbi görüntü analizi ve hasta bakımı gibi alanlarda kullanılarak yapay zekâ destekli sistemler, erken teşhis ve tedavi planlamasında, üretilen yapay organlarla sağlık problemleri ve bulaşıcı hastalıklara karşı hızlı bir çözüm bulunabilir.</p>

<p>-Yapay zekâ, doğal çevreyi korumak, kaynakları verimli kullanmak ve yeni nesil çözümler geliştirmek için artık vazgeçilmez bir araçtır. Yapay zekâyı sadece risklerden korunmak için değil, daha bilinçli kararlar almak ve sağlam stratejiler oluşturmak için de kullanabiliriz. Hem bireysel hem toplumsal ölçekte güvenli bir gelecek için hepimizin pusulası olabilir. Verilerle geçmişte yapılan yanlış ve hatalardan ders çıkararak, sorunlara karşı geliştirilen strateji ile daha sağlıklı bir sonuca çözüme ulaşılabilir. Bilgiye ulaşmak daha kolay ve ucuz olabilir.</p>

<p>-Eğitimde, yapay zekâ her öğrencinin öğrenme hızına ve stiline uygun bir eğitim deneyimi sunabilir. Bu, eğitimde fırsat eşitliği için büyük bir potansiyel demek. Kişiselleştirilmiş öğrenme deneyimleri, otomatik değerlendirme sistemleri ve eğitim içeriği oluşturma gibi alanlarda yapay zekâ teknolojileri kullanılıp bu sistemi her öğrenciye ulaştırmak gerekir.</p>

<p>-Yapay zekâ, iklim değişikliğiyle mücadelede güçlü bir araç olabilir. Yapay zekâ tabanlı analizler, enerji tüketimini optimize etmek ve karbon emisyonlarını azaltmak için kullanılabilir. Tarımda, mahsul ve su verimliliği üzerine çalışan yapay zekâ sistemleri, gıda güvenliğine katkı sunabilir ve kaynakların daha verimli kullanılmasını sağlayabilir.</p>

<p>-Endüstriyel üretim süreçlerinde yapay zekâ, verimliliği ve kaliteyi artırabilir. Makine öğrenimi algoritmaları, üretim hatalarını önceden tahmin ederek bunların en aza indirilmesini sağlayabilir. Bu durum, üretim maliyetlerini düşürürken, kaynakların daha verimli kullanılmasını mümkün kılar.</p>

<p>-Ulaşımda araçlar, trafik yönetimi, rota, akıllı trafik ışıkları, alternatif yollar ve sürücü davranışı analizi gibi alanlarda yapay zekâ çözümleri geliştirilmektedir. Trafik yönetimi, enerji kullanımı ve kamu hizmetleri yapay zekâ ile optimize edilebilecektir.</p>

<p>-Şehir planlamasında yapay zekâ teknolojileri; trafik akışını, enerji ve su kullanımını optimize etmek ve atık yönetimini geliştirmek gibi konularda büyük faydalar sağlayabilir. Bu da şehirlerde yaşam kalitesini artırarak, sürdürülebilir kentsel gelişimi destekler…</p>

<p>Yapay Zekânın Potansiyel Tehlikeleri Nelerdir?</p>

<p>-Yapay zekânın öğrenme ve karar verme yetenekleri, insan zekâsına benzemektedir. Yapay zekânın insanlar tarafından programlanması veya eğitilmesi gerektiği için, kötü niyetli insanlar tarafından manipüle edilebilir veya yanlış programlanabilir. Bu durum, yapay zekâ sistemlerinin yanlış veya hatalı kararlar vermesine neden olabilir.</p>

<p>- Yapay zekâ teknolojilerinin gelişimi, bazı işleri yapmak için insanların yerini alabilir. Bu durum, birçok sektörde insan işsizliğine neden olabilir. Bazı mesleklerin kaybolmasına neden olabilir.</p>

<p>- Yapay zekâ teknolojileri, insan hayatını ve sağlığını etkileyen kritik kararlar alabilir. Bu nedenle, yapay zekâ sistemi etik sorunlara neden olabilir. Örneğin, bir savaşta otonom silahların kullanımı veya sağlık sektöründe yapay zekâ destekli kararların verilmesi etik sorunlara neden olabilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>-Yapay zekâ teknolojileri, kişisel verileri toplamak, depolamak ve analiz etmek için kullanılabilir. Bu durum, kişisel gizlilik ihlallerine neden olabilir. Kötü niyetli kullanım veya beklenmedik sistem davranışları, güvenlik açıklarına yol açabilir. Casusluk faaliyetleri artabilir.</p>

<p>- Yapay zekâ teknolojilerinin geliştirilmesi, birçok ülke arasında bir yarış haline gelmiştir. Bu yarış, siber saldırıların artmasına, casusluk faaliyetlerinin artmasına ve küresel bir silahlanma yarışına neden olabilir.</p>

<p>Bu riskleri azaltmak için, etik ilkeler ve düzenleyici çerçeveler geliştirilmektedir. Bu nedenle yapay zekânın avantaj ve dezavantajları, sunduğu fırsatlar, beraberinde getirdiği tehditler ve buna bağlı olarak insanlığın geleceği toplumun tüm kesimleri ve özellikle gençleri tarafında tüm boyutları ile sürekli araştırılmalı, takip edilmeli, yapay zekâ ve doğal zekâ kullanılarak elde edilen veriler doğrultusunda aksiyonlar alınmalı ve gelecek verileri oluşturulmalıdır. Yapay zekâ ile teknolojik robotlar insanları taklit edebilse bile insan yerine geçse bile asla insanı tam anlamıyla taklit edemez. Çünkü o kendisine has ve biriciktir. İnsan duygusal, merhametli vicdanlı ve insancıldır.</p>

<p>Özet olarak, insanlar hayal ederek, üreterek, çalışarak yapay zekâ ile geleceğin teknolojisi olarak önemli bir yer tutacaktır. İnsan hayatını kolaylaştıracak bilgiye kısa sürede ulaştıracak bir veri sistemi yol gösterici olarak görebiliriz. Yapay zekâ sistemleri, pek çok sektörde kullanılabilir ve işlemleri hızlandırabilir, doğruluğu artırabilir ve daha doğru sonuçlar üretebilir. Ancak, yapay zekâ sistemleri, bazı endişelere de neden olabilir ve gizlilik gibi etik sorunlar da ortaya çıkabilir. Yapay zekâda ileri olan devletler bencil davranarak bu avantajı diğer geride kalmış ülkeler üzerinde bir güç gösterisi bunu bir tehdit olarak kullanabilirler. Yapay zekâ ve teknoloji insanların geliştirdiği ve insanlık için kullanılmalı. Tasarlanan teknoloji ürünleri, sağlıkta, eğitimde, ulaşımda, ekonomide ve birçok sosyal alanda insanlık adına ortak kullanılmalıdır. Evrensel normlara uygun insanlığın ortak malı olarak görülmeli. Yapay zekâ teknolojisi, doğru kullanıldığı takdirde büyük bir potansiyele sahip ve asıl önemli olan bilişimi teknolojiyi doğru kullanmak. Sonuç olarak insan taklit edilemez. Çünkü o kendisine has ve biriciktir. İnsan merhametli vicdanlı ve insancıldır</p>

<p>Av.Aydın AK / Diyarbakır ve Yazarlar ve Şairler Derneği Başkanı</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/yapay-zeka-ve-insanligin-gelecegi</guid>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 09:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/05/b1e4243a-c654-4884-b412-c8a0e0077fed-6.jpeg" type="image/jpeg" length="63629"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ŞİİR,MAZİDEN ATİYE PROJESİNE İZ BIRAKTI]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/siirmaziden-atiye-projesine-iz-birakti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/siirmaziden-atiye-projesine-iz-birakti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Millî Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenen ve bugüne kadar 3 bini aşkın öğrenci ile öğretmenlerin katılım sağladığı "Maziden Atiye" programlarının bu haftaki açılışları; Bitlis'in Ahlat ilçesi, Diyarbakır, Şırnak, Erzurum ve Amasya illerinde gerçekleşti. Diyarbakır İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından Çeşitli illerden Diyarbakır’a gelen 70 erkek öğrencilerine yönelik 10-16 Mayıs tarihlerinde Diyarbakır Devegecidi Sosyal Tesislerinde kamp programı düzenlendi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Program, Türkiye'nin dört bir yanından gelen öğrencileri tarihî ve kültürel mirasımızla buluşturarak geçmişle gelecek arasında güçlü bir köprü kuruyor ve gençlerin kendi coğrafyalarını tanımalarına fırsat tanıyor.</p>

<p>Bu proje kapsamında Diyarbakır İl Milli Eğitim müdürlüğü ve Diyarbakır Yazarlar ve Şairler Derneği işbirliği (DİYŞAD) ile Diyşad Şiir Etkinliği ve Söyleşisi düzenlendi. Bu programa 3 söyleşi ve 3 şiir dinletisi ile destek veren Diyarbakır Yazarlar ve Şairler Derneği etkinliklere damgasını vurdu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p>Diyşad ve Diyarbakır il milli eğitim işbirliğiyle geçmişin kültürünü geleceğe taşıyoruz. Diyarbakır Yazarlar ve Şairler Derneği Yönetim kurulu Üyesi Reyhan Alkar Karlıdağ moderatörlüğünde ve Diyşad başkanı Av.Aydın Ak ve Diyşad icra heyeti başkanı Veysi Fida ve Mehmet Tanrıkulu tarafından öğrencilere "geçmişin kültürünü geleceğe taşıyoruz ve moral ve motivasyon " söyleşi gerçekleştirildi. Şiir Etkinliği Programda ise Şiir Okuyan Diyşad Şairleri;<img alt="9Bf26750 0220 4Bb3 98F9 A1A8E4Da22Cd" height="1530" src="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/05/9bf26750-0220-4bb3-98f9-a1a8e4da22cd.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="2040" /></p>

<p>Mehmet Tanrıkulu, Hüseyin Acar,</p>

<p>Murat Selçuk, M.Ferhat Alcu, Sinan Kaplan ve Caze Baran sahne alarak değişik illerden gelen öğrencilere şiir dinletisi ve müzik ziyafeti verildi. Diyarbakır il milli eğitim müdürlüğü ve Diyşad işbirliği ile Maziden Atiye Diyarbakır projesine kapsamında düzenlenen söyleşide, Öğrencilerimizin kişisel ve akademik gelişimlerini desteklemek,<img alt="5A22942B Dd7A 4D46 B401 Dc6Ca1532B32" src="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/05/5a22942b-dd7a-4d46-b401-dc6ca1532b32.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" / width="2040" height="1530"></p>

<p>genç nesilleri Diyarbakır şehrinin tarihî dokusu, kültürel mirası ve medeniyet değerleriyle buluşturmaya değinildi.Diyşad yazar ve şairleri tarafından gerçekleştirilen ve öğrenciler tarafından büyük beğeni alan "Maziden Atiye" kamp programı soru cevap ve çekilen toplu hatıra fotoğrafı ile sona erdi.Bu kamp programları önümüzdeki günlerde birçok ilde de gerçekleştirilmesi planlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/siirmaziden-atiye-projesine-iz-birakti</guid>
      <pubDate>Mon, 18 May 2026 12:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/05/3acb1146-fc9a-4dfe-babc-a8c7ef52eaa6.jpeg" type="image/jpeg" length="51600"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ben susmayacağım]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/ben-susmayacagim</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/ben-susmayacagim" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Beni yıllarca görmezden gelenlere rağmen susmayacağım.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sadece bir istatistik gibi davrananlara rağmen susmayacağım.</p>

<p>Hayallerimi küçümseyenlere,</p>

<p>beni eksik görenlere,</p>

<p>hayatın kenarına itmeye çalışanlara rağmen susmayacağım.</p>

<p></p>

<p>Susturulmayacağım.</p>

<p></p>

<p>Çünkü benim sesim;</p>

<p>yıllardır yok sayılan milyonlarca engelli bireyin sesidir.</p>

<p></p>

<p>Ben bu düzene boyun eğmeyeceğim.</p>

<p>Beni eve kapatmak isteyen zihniyete boyun eğmeyeceğim.</p>

<p>“Şükret, otur” diyenlere boyun eğmeyeceğim.</p>

<p>Hakkımı isterken beni nankör ilan edenlere boyun eğmeyeceğim.</p>

<p></p>

<p>Çünkü ben sadaka değil,</p>

<p>hak ettiğim hayatı istiyorum.</p>

<p></p>

<p>Eşitliği istiyorum.</p>

<p>İstihdamı istiyorum.</p>

<p>Onuruyla yaşayabilen bir insan olmayı değil,</p>

<p>zaten insan olduğumun kabul edilmesini istiyorum.</p>

<p></p>

<p>Ben kimsenin vicdan süsü değilim.</p>

<p>Bir farkındalık haftasının göstermelik cümlesi değilim.</p>

<p>Fotoğraf çekilip unutulacak bir hayat değilim.</p>

<p></p>

<p>Ben Yusuf Bingöl.</p>

<p>Ve buradan açık açık söylüyorum:</p>

<p></p>

<p>Siz yıllarca engelli bireyleri susturmaya alıştınız.</p>

<p>Konuşunca rahatsız oldunuz.</p>

<p>Hakkını isteyince “fazla ileri gidiyor” dediniz.</p>

<p>Ama artık korkan taraf biz olmayacağız.</p>

<p></p>

<p>Çünkü kaybedecek umudunu bile elinden aldığınız insanlar,</p>

<p>bir noktadan sonra sadece mücadele etmeyi öğrenir.</p>

<p></p>

<p>Ben mücadeleden vazgeçmeyeceğim.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p>Bu çürümüş sisteme rağmen yaşayacağım.</p>

<p>Üreteceğim.</p>

<p>Yazacağım.</p>

<p>Konuşacağım.</p>

<p>Ve hakkım olanı isteyeceğim.</p>

<p></p>

<p>Çünkü asıl engel benim bedenimde değil;</p>

<p>adaleti sadece güçlüye dağıtan bu düzendedir.</p>

<p></p>

<p>Ve bilinmeli ki…</p>

<p></p>

<p>Biz sustukça rahat ettiniz.</p>

<p>Ama artık susmayacağız.</p>

<p>Yazar Yusuf Bingöl</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/ben-susmayacagim</guid>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 09:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/05/7fb09b14-503c-4993-8952-847f97634523.jpeg" type="image/jpeg" length="43208"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Gelin Hanım’ın Diyarbakır’ı]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/gelin-hanimin-diyarbakiri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/gelin-hanimin-diyarbakiri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Düşlerini gerçekleştirmiş mücadeleci bir kız çocuğunun içinde biriktirdiği imgeleri zamanın motiflerine iliştirme gayretiyle okuyucuya teslim eden, rengârenk bir pitoreskin sonraki nesillere nakledilme arzusunu dillendiren özel bir bellek sandığıdır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hikâyenin merkezindeki İskenderoğlu ailesinin Kelimeler <a name="_GoBack"></a>Diyarı’yla muhabbeti 1551 yılında başlar. Kelimeler Diyarı anlatılarının dilden dile şerbetlenmesinde İskenderoğlu ailesinin önemli katkıları olur.</p>

<p>Alain de Botton, Mutluluğun Mimarisi adlı eserinde, “İnsanlık saygınlığını yitirdi,” diyordu Schiller, “ama sanat, yitirilen bu saygınlığı kurtardı; onu önemli taş yapılarda sakladı,” der. İskenderoğlu ailesi, mutluluğun mimariyle ilişkisini Kelimeler Diyarı’na kazandırdığı yapıtlara nakşeder.</p>

<p>Gelin Hanım, ailenin güçlü bir imgesi olarak karşımıza çıkar. Çocuklarının ve çevresinin okuması için giriştiği mücadele, göze aldığı koşullar bakımından takdire şayan iltifatlara mazhardır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kitabın satır aralarına serpiştirilen efsunun bize fısıldadığı narin hislerden, aşkın kahramanımıza giydirdiği atlas kaftanı sezinleriz. Reşit Bey, geçmişe ait ne varsa hayatından çıkarır. Aşk bavulundaki hatıralar yakılmaya yollanırken, gönül toprağının bahçelerine ışıldayan rengârenk çiçeklerin adı Leman Hanım olur. Leman Hanım da bu kıymetin hak ettiği özeni ziyadesiyle gösterir.</p>

<p>Gelin Hanım, aşkın mutluluğundan edindiği hazineyi gelecekle ilgili planlarına payanda kılmayı ihmal etmeyen bir irade sunar anlatıya ve mahalle baskısı denilen zalim cendereyi, nevi şahsına münhasır tatlı diliyle aşmayı başarmanın yolunu öğretir okuyucuya. Bir anlatıyı emsalsiz keyfe ulaştıran temel kriter, ezberlerimizi bozabilme cesaretini göstermesi değil midir, diyelim ve kitaba dönelim.</p>

<p>Gelin Hanım, devrine de ayna tutan bir eser. Dilan Sineması’nın bölgeye kazandırdığı görkemli sanatsal itibarın yanında, Kelimeler Diyarı’nın kültür-sanat faaliyetlerinin yoğunluğu, şehrin kimliğiyle ilgili önemli bir ayrıntı olarak karşımıza çıkıyor. Düğünlerin coşkusundan sonbaharda yapılan hazırlıklara, hane halkının gündelik iletişiminden asırlardır süren duygusal mirasa, devrin algılarında önem teşkil eden kurallardan mücbir göçün yol açtığı ruhsal ve bilişsel farkındalıklara kadar her pasajda; insana, memlekete, geçmişe, düşe karşı özgün duygulardan örülmüş bir yapıt.</p>

<p>Rana İskenderoğlu, gözlemci anlatıcı konumunu korumaya çalışırken, anılardan edindiği narin duygularla okuyucuyu bellek yolculuğunda; mutluluk, neşe ve samimiyet duraklarında soluklandırıyor.</p>

<p>Lirik bir düşün sade, akıcı dili; okuyucunun eserle iletişim frekansının ivedi bir şekilde oluşmasını sağlarken, dekordaki yoğun anlatım yazarın dil maharetinin efsunu olarak beliriyor. Geri dönüş tekniğiyle kurulan paragraflarda kullanılan, güneş yüzü görmemiş mücevher kıvamındaki kavramlar, okuyucuya sunulan şerbetli hediyeler.</p>

<p>Kelimeler Diyarı’nın belleğine haiz her sanatçı bilir ki bu şehrin miyarında sanatın efsunu akarken, bu efsunu sonraki kuşaklara devredecek kelime fedaileri, düş yolcuları, mutluluk elçileri, düşünce mihmandarları Kelimeler Diyarı’nınanlatılarında yer edinmeyi sürdürecek.</p>

<p>Gelin Hanım ve onun zihinsel mirasını sürdüren nesli de bizlere umudun ve mücadelenin kıymetini dillendirmemiz için kelimelerden örülmüş bu şehre bir anlatı daha saklamanın keyfini yaşatmış olmanın özel konumunda yaşamaya devam edecek.</p>

<p>Ne demişti büyük düşünür Adorno: “Sanat, kırılmış mutluluğun taşıdığı vaattir.”</p>

<p>İbrahim Atlasçı</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/gelin-hanimin-diyarbakiri</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 11:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/04/8dfe3e85-bb1c-4f04-812f-4a291f213a9b.jpeg" type="image/jpeg" length="59230"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ŞEHRİN AVLUSUNDA TÜRKÜLER VE SESLERİMİZ]]></title>
      <link>https://www.turkiyeekspreshaber.com/sehrin-avlusunda-turkuler-ve-seslerimiz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.turkiyeekspreshaber.com/sehrin-avlusunda-turkuler-ve-seslerimiz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bahçada yeşil çınar,
Boyun boyuma uyar.
Ben seni gizli sevdim,
Bilmedim âlem duyar.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkülerin düştüğü yerde insanın yüreği vardır; öyle bir yürek ki bazen burkulur, bazen bir kuş misali kanatlanır.<br />
Her şarkı kendi sesine sarılır, her türkü kendi hikâyesinden kanatlanır.<br />
İnsan sestir; sesin anlamıdır, sesin avazıdır, sesin kendisidir…</p>

<p>Türküler, Anadolu halk kültürü ve edebiyatının temel taşı olan, kendine özgü ezgilerle söylenen anonim halk şiiri nazım biçimidir.</p>

<p>Ses, sesten çok daha fazlasıdır. Düşünsenize, sessiz kalmayı bir başarı sayıyoruz çoğu kez. Sessizliğin kendisi kimileyin delirticidir ve insan en çok sessizliğe tahammül edemez aslında. Oysa günümüzdeki ses ve gürültü kirliliği nedeniyle sessizliği bir liman olarak tanımlıyor ve böylesi limanlara sığınmak için çabalıyoruz. İşte türküler, müzik; bu ses kirliliğini temizliyor, kulağımızın pasını alıyor, hayata sımsıcak, melodik bir iklim katıyor. İnsan, oldum olası güzel olana düşkünlüğünü dile getirir; insanın, duygunun, doğanın, şehrin, evin güzel olanı sanatın da konusudur.</p>

<p>Bir de türkülere sığınıyoruz; kederde, sevinçte, acıda… Bir türkünün yanı başında oturup bağdaş kurmak, hayat felsefemizi ve ufkumuzu besler; gülüşümüzü tetikler.</p>

<p>Zaman, kendi sesini ve değerler yargısını oluşturur. Müzik türleri, değişen zevkler ve sanatsal eğilimler bir bağlamda sesle ilişkilenir. Sesin ne kadar değerli olduğunu belki de onun yokluğunda, yani sessizlikte anlarız. Sessizlik, aynı zamanda sesi de resetler; ona yeni mecralar açar.</p>

<p>Hayat, kendi şarkısını kendi dilinde söyler. Duygularımız, düşüncelerimiz, ayrılık ve kavuşmalarımız sesle, müzikle resimlenir, betimlenir. “Hoş geldin!”, “Hoşça kalın!” kelimeleri gizemlidir; yükleri ağırdır. İnsanı büyük ve derin yolculuklara sürükler. Genellikle güzel ya da acı şeyler bir sesle, bir sözle başlar ve hayat öylece akar; kıyılarını yontarak, kırarak, dökerek, sürükleyerek…</p>

<p>Sesli düşünmek, düşünce ve ifade özgürlüğü bağlamında değerlidir. Düşündüklerimizi sesimizle dışarıya yansıtırız. Konuşmalarımızı yüzümüze de taşırız; yüzümüz, sese fon oluşturan bir ekran gibidir. Jest ve mimikler, sesin görselleri olarak yorumlanır.</p>

<p>Şehirlerin sesini duyarız; onların avazı farklıdır, hikâyeleri değişiktir. Kimi kesik bir yaradan söylenir, kimi bir nehrin akışıdır, kimi bir sokağın başındaki yüce bir çınarın gölgesi… Ama tartışmasız, bütün türkülerin ve şarkıların gölgeleri üzerimize düşer, duygu dünyamızı dalgalandırır. Sesin en yakın akrabası insandır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Eskiden şehrin sokaklarında türküler dolaşırdı; kaldırımlar bu türküleri hepimizden daha çok tanır, hissederdi. Türkülerdeki ses ve hikâyeler kırılgandır; yanık bir çarşının sesi, eski bir merhaba, kırılmış bir gülüştür. Ama hâlâ bizimledir ve bizdendir. Sese öylesine sarılırız işte… Onu kendi sesimiz sayarak, ona kendi türkümüzü yükleyerek söyleriz.</p>

<p>Türkü; kendine özgü ve belirli bir ezgiyle söylenen, hece ölçüsüyle yazılan ve zamanla anonimleşen bir nazım biçimidir. Türküler, toplumun kültürel değerlerini, gelenek ve göreneklerini nesilden nesile aktaran en önemli sözlü edebiyat ürünleri arasında yer alır.</p>

<p>Türküler, bir toplumun yalın duygu dilidir. Göçler, afetler, büyük sevdalar, savaşlar türkülere işlenir. Bir dilin sözlü kültürünü taşır; kelimelerin halk dilindeki karşılığını aktarır. Bir yörenin ağız özellikleri türkülerden öğrenilebilir. Türküler genelde bağlama, kaval, ud gibi enstrümanlar eşliğinde söylenir; çıplak sesle söylenenleri de vardır. Anadolu türküleri; Karadeniz, Ege, İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu yöreleri gibi farklı coğrafyalarda büyük bir çeşitlilik gösterir. Karadeniz’de kemençe ve tulum gibi yöreye özgü enstrümanlar öne çıkar.</p>

<p>Türküler, genel karakterlerine göre ninniler, sevda türküleri, gurbet türküleri, kahramanlık türküleri ve ağıtlar olarak sınıflandırılabilir. Özetle, insan duygusunun bütün tuşlarına dokunur; onları ezgilere dönüştürür, ezgilerine söz dizer.</p>

<p>28 Nisan Çarşamba günü Diyarbakır İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün düzenlediği türküler konulu söyleşiyi Diyarbakırlı şair Cahit Sıtkı Tarancı Müzesinin avlusunda gerçekleştirdik. Söyleşiye İbrahim Evirgen, Gülsüm Kıran, Ahmet Oğuz Gözel, Kadir Çetinle birlikte katıldık. Bir şairin evinden şiir ve türküler söyledik…<a name="_GoBack"></a></p>

<p>Siz siz olun, sesinize işlediğiniz türkülere sarılmayı unutmayın… Belki de bir iki türkü ezberlemeyi de.</p>

<p>Ferman SALMIŞ</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR SANAT</category>
      <guid>https://www.turkiyeekspreshaber.com/sehrin-avlusunda-turkuler-ve-seslerimiz</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 09:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://turkiyeekspreshabercom.teimg.com/crop/1280x720/turkiyeekspreshaber-com/uploads/2026/04/cd2c4db6-1095-498f-b08b-5fd2f0a2c7a8.jpeg" type="image/jpeg" length="62072"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
