Toprak ellerindeydi,
söz geceleri samanyolu ışıklarıyla geldi.
yıldızlarından ve masallardan süzülerek,
Mezopotamya’nın künyesi de böyle yazılmıştı.
Dicle sustuğunda, kadınların saçları gün ışığıyla kuruduğunda
masal anlatıcıları konuştu önce, sonra dengbêjler…
Kelimeleri önce kadınlar topladı.
Esma Ocak’ı üniversiteli yıllarımda tanıdım. Yüzü güleç, nahif ve girişken şehirli bir kadındı. Gençlerle iletişim kurmada çok iyiydi. Bir gün bizleri çağırdı ve bir tiyatro eserinin sahneye konması için fikrimizi sordu. Üniversite öğrencilerinin sanat toplulukları vardı ve onun sözünü ettiği oyunun çalışmalarına hemen başladılar. 1989’du sanırım,Bismil’e üniversiteli öğrencilerle birlikte geldi ve kendisi bizzat tiyatronun sahneye konmasına yardımcı oldu, hatta yönetmenliğini de üstlendi. Bu sanatsal etkinlik bayağı ilgi toplamıştı. Bismil’de kadınlar; çocuklar, gençler oyun salonunu doldurdular. Birkaç seans oynadı diye hatırlıyorum.
Esma Ocak, toplumsal aydınlanma ve kadın kimliğinin güçlendirilmesi, törenin baskıcı kıskacından kurtarılması adına yoğun bir çaba sarf etti. “Berdel” onun öne çıkan kitabıdır. Kendi yaşam öyküsü, kaderini ve edebiyatla ilişkisini belirlemede etkili olmuştur.
Esma Ocak, 1928’de Diyarbakır’da, sözcüklerin henüz suskun, kaderin ise erkenden konuştuğu bir coğrafyada dünyaya merhaba dedi. Ocak, 1928 yılının ekim ayında, Diyarbakır’da avlusu bazalt taşlarla döşeli, kocaman havuzlu, bahçesi güller ve çiçeklerle dolu bir evde, ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocukluğu hep bu evde geçti.
Şevkiye Ocak ile Tarım İl Müdürü Osman Şahap Yıldırım’ın kızıydı; şiirin ve siyasetin iç içe aktığı bir soydan geliyordu. Şair ve milletvekili Osman Ocak Nakiboğlu’nun yeğeni olması, kaderine yazının gölgesini daha doğmadan düşürmüştü belki de.
İlk harfleri mahalle mektebinin taş duvarları arasında tanıdı. Babasının tayini onu Mardin’e taşıdı; dilin, taşın ve göğün renginin değiştiği bir şehirde ortaokulu tamamladı. Liseye Diyarbakır’da, Ziya Gökalp Lisesi’nde başladı. Ancak hayat, eğitimi yarım bırakan o eski ve tanıdık gelenek devreye girdi.Lise ikinci sınıfta, görücü usulüyle evlendirildi. Genç yaşta yapılan bu evlilik, yalnızca okulunu değil, çocukluğunu da yarım bıraktı. Çeşitli söyleşilerinde bunu dile getirmiştir.
Evlilik onu Diyarbakır’dan alıp Bismil’in Kazancı köyüne götürdü. Burada Kürtçeyi öğrendi; ama daha önemlisi, kadınların susarak anlattığı hayatları dinlemeyi öğrendi. Otuz üç yaşında eşini kaybettiğinde, yas tutmakla yetinmedi. Kocasının işlerini devraldı; toprağın başına geçti, çiftçilik yaptı. Gündüzleri tarlada çalıştı, akşamları ise köyün kadınlarını dinledi. O hikâyeler, zamanla bir deftere, sonra bir kitaba dönüştü. Çalışkan ve tutkuluydu. Geriye kendi yaşam deneyiminin hikâyesinin yanı sıra bu coğrafyanın makûs talihini değiştirecek eserler bırakmak istiyordu.
Berdel, böyle doğdu. Bir edebî tercihten çok, bir vicdan yükümlülüğüydü bu kitap. Yazarlığının ilk yıllarında öykülerini Ahmet Arif’e gönderdi. Arif’in ona yazdığı, yüreklendirici ve sarsıcı mektup, bir şairin takdiri kadar, bir kuşağın sessizliğine verilmiş bir cevaptı. Ahmet Arif, Berdeliçin kaleme aldığı önsözde, kitabın özellikle kadınların ve anaların yaşadığı iç gerçeği yüzümüze vurduğunu söyleyecekti. Kolay olanı değil, zor olanı seçen bir yazardan söz ediyordu.
“Berdel, halkımızın bir kesiminin ve özellikle anaların, kızların yaşadığı iç gerçeği suratımıza vuruyor. Bu açıdan yazar, kolay olanı değil, zor olanı seçmiş. Halkına sahip çıkmak, ağlarken de gülerken de onunla birlikte olmak kararında. Yüreği yoksul ve namuslu olmaktan hiçbir suçu bulunmayan kardeşlerimizin çektiği acılarla dolu bir yazarın, bu tavır alışına elbette saygı duyarız. Bir de şunu belirtmem gerek. Özellikle senaryo yazarları ve film yönetmenleri için bu kitap zengin bir kaynak olabilir.”
Berdel, Esma Ocak’ın adını geniş bir okur çevresine taşıdı. Ahmed Arif’in önerisini duyan bir tanınmış bir sinema yönetmeni vardı; 1990 yılında Atıf Yılmaz tarafından sinemaya uyarlandı; film, ulusal ve uluslararası pek çok ödül aldı. Kitap Almancaya çevrildi; “Berdel” ve “Yeni Çardak” öyküleri tiyatro sahnesine taşındı. Yazı, başka dillere ve bedenlere bürünerek yoluna devam etti.
1991 yılında 41. Berlin Film Festivali’nde Festival Özel Ödülü gibi pek çok uluslararası ödül aldı. Bu film kırsal kesimde çokça yaşanan kadın problemlerini anlatmaktadır.
Ocak, bulunduğu çevrede köyleri ziyaretti, dengelerle görüştü, anlatımlarını kayıt altına aldı. Kültürel varlığın korunması için edebiyatçıların da meseleye el atmaları gerektiğini savunuyordu. Bu yönde çeşitli serzenişlerinde bulunarak, yazdıklarına gençlerin yeterince sahip çıkmadığını kimi röportajlarına değindi.
Toplamda on üç eser bıraktı ardında. Öykülerinde, romanlarında ve biyografik çalışmalarında
Diyarbakır’ı bir mekân olmaktan çıkarıp bir hafızaya dönüştürdü. “Muş Gürcüsü Destanı” adlı derlemesinde, yaşadığı çağa tanıklık yapmanın yanı sıra evrensel olana da katkı yapmak istediğini belirtmiştir.
“Benim işim yalnız yaşadığım çağla değil, evrenseldir. Bu nedenle kadını yıllar, yüzyıllar önce ve ilk olarak mistikleştiren Doğu'dan seçtim konumu. Bir Kürt boyunun taaötelerden günümüze dek sözle, sazla ulaşan akıl almaz savaş yöntemlerinin, uğruna ölümlere gidilen bir gururun, insanı çılgına döndüren bir aşkın ve köklü bir törenin anlatısıdır bu destan”.
Diyarbakırlı yazarlar üzerine çeşitli araştırmalar yapan akademisyenler Tahsin Kula ve Fatma Betül Ekti Ocak’la ilgili şu tespitlere yer vermişlerdir.
“Esma Ocak’ın eserleri incelendiğinde onun kendilik algısına sahip (özgüvenli) bir kişilik yapısına sahip olduğu görülmektedir. Yani kendini ve çevresini olduğu gibi kabullenen, ruhsal ve bedensel anlamda bir bütünlüğe sahip kişilik özellikleri olan birisidir. Bu yönüyle hem bölge hem de ülke kadınları için örnek bir şahsiyettir. O realist ve ahlakçı bir yazar olarak insan ve toplumu çok iyi tanır, tüm özelliklerini didik didik eder. İyi kötü, güzel çirkin her şeyi tasvir eder, seçme ve tercihte bulunmaz. O, böyle şey de olur muymuş, demez. Eserlerin olabildiğince somut bilgi, belge ve bulgulara dayanır.34 Eserlerindeki kişi ve olayları Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki günlük yaşamdan alarak hikâye ve romana aktarmıştır. Her şeyin yerli yerine oturması için kulaktan dolma bilgilerden ziyade doğru ve güvenilir bilgiler alarak romanlarına yansıtır ve buna çok önem verir. Bu yönüyle Esma Ocak, romanlarını bir fotoğrafçı gerçekliği ile okura yansıtır.35 Roman ve öykülerindeki kahramanları bizzat yaşanmış olaylardan hatta çoğunlukla kendi yaşamından seçmesi, karakterlerinin iç dünyaları ve ruhsal durumları ile ilgili gerçekçi tespitler yapmasını sağlamıştır.”
Yaşamının güçlü izdüşümü olan eserleri, toplumcu gerçekçi edebiyatçı kimliğini gözler önüne sermektedir. Bölgenin sosyo kültürel gerçekliğini, karmaşık ilişkilerini, kan bağını, gelenek ve göreneklerini yazının tuvaline yansıtmayı başarmıştır.
Sağlığında, Dört Ayaklı Minare civarında yer alan tarihî bir Ermeni evi satın alınarak Esma Ocak Müzesi’ne dönüştürüldü. Ne var ki, ölümünden sonra bu mekân da tıpkı yazılarında anlattığı pek çok kader gibi ilgisizlikle yüz yüze kaldı ve harabeye dönüştü. Mekânlar da insanlar gibi, hatırlanmadıklarında yıkılıyorlardı.
Esma Ocak, Diyarbakır’ı Tanıtma Kültür ve Dayanışma Vakfı’nın başkanlığını yaptı; Türkiye Yazarlar Sendikası ve Edebiyatçılar Derneği üyesiydi. Ama onu asıl tanımlayan, resmî sıfatlar değil; toprağın içinden gelen bir dille, kadınların içerde kalmış hikâyelerini yazıya dönüştürme cesaretiydi.
Ölümüne dek Diyarbakır’da yaşayan Ocak, zamanının edebiyata ve araştırmalara ayırdı. Her araştırmada sonucu bulduklarını kayıt altına aldı. Şehrin gönüllü elçisiydi ve üç çocuk annesiydi. 25 Mayıs 2011’de hayatını kaybeden Ocak, Mardin kapı Mezarlığı’nda toprağa verildi Ardında, yalnız kitaplar değil; suskun bırakılmış bir coğrafyanın, konuşmaya zorlanmış vicdanını bıraktı.
Surların gölgesi düşerdi sesine,
onca hikayenin içinde.
Dicle, akşamları ağır ağır akardı
ve her akışta bir kız çocuğu büyürdü erkenden.
Esma Ocak geçti bu kentten,
bir şarkı gibi.
Söylenmediğinde eksik kalan,
hatırlandığında sızlayan.
Ferman Salmış